Turan Dursun ve Din-Din Bu 1, 2 ve 3’e Cevap (Kavram Yay.) ve İlginç
Sorular (Vural Yay.) Kitaplarından Bir Derleme (Bahaeddin Sağlam-İsmail
Acarkan)
Hak dini özünden farklı göstermeye çalışarak küfrün gerçek yüzünü
ortaya koyan iftiracılardan birinin hezeyanlarına cevap nitelikli bu
bölümde birçok sorunuzun da yanıtını bulabileceksiniz; ne mutlu gerçeği
arayan, bulan ve onu yaşayabilenlere!.. İnançsızlara da şunu söylemek
gerekir ki olgulara tek taraflı bir bakışaçısı ve önyargılarla
yaklaşmayınız, aksi takdirde gerçekten her zaman için uzak kalırsınız;
önyargı, gerçeği olduğu gibi algılamaya engeldir...
T. Dursun'un Düşünsel Yapısındaki Temel Eksiklikler
Tepki mi, Metod mu?
T. Dursun'un yazıları bir metoda mı dayanıyor? Yoksa (Don Kişotça) bazı
itilimlerden doğan tepkiler midir? İslami kaynakları değerlendirmede
hiçbir metoda dayanmayışı, İslam'ın temelinden olmayan (İslam’ın temeli
Kuran ve ona uygun rivayetlerdir) kitaplardan eleştirebileceği parçaları
alışı; buna karşın işine gelmeyen bölümlere gözünü kapayışı onun tepkisel
olduğunu gösteriyor. Buna birkaç örnek vermek istiyoruz;
1) Şeytan ayetleri masalını anlatırken; "Olayın kalan bölümü,
sayılamayacak kadar çok hadis ve tefsir kitaplarında var" (Din Bu I: s101)
diyor. Halbuki sayılamayacak kadar çok dediği 3-4 kitabı geçmiyor.
T.Dursun ayrıca bu rivayetleri reddeden (Kadı Iyaz, Fahreddin Razi, Alusi,
Kadı Beyzavi, Muhyiddin Arabi, İzmirli İsmail Hakkı, Muhammed Abduh,
Muhammed b. İshak b. Huzeyme, Beyhaki, Şevkani, Kurtubi, Ayni vs.) birçok
alimi yok saymıştır.
2) Ayetlerin geliş tarihine ilişkin kesin bir bilgi ileri sürülemez
(s104) diyerek şeytan ayetleri masalını ispatlamaya çalışırken her nedense
ayetlerin tarihine ilişkin kesin bilgi veren kaynakları unutuveriyor!
3) Arap dilindeki mecazi (benzetme, sembolik) kavramları, sanki
anlamlarını bilmiyormuş gibi kasıtlı çevirmektedir. Mesela Allah'ın
gözetlemesi demek olan "Allah'ın gözü" deyimini "insanın gözü gibi göz"
diye tercüme etmiştir.
4) Eş kelimesini karı diye çevirerek okuyucunun zihninde olumsuz
anlamlar uyandırıyor. Mekr kelimesini düzen yerine kasten tuzak olarak
çevirerek yine aynı anlam saptırmasına başvuruyor.
5) Tefsirlerdeki bilgilerden işine geleni alarak farklı yorumları
gözardı etmekte, hatalı bir tefsirde gördüğü hatayı, İslam’ın görüşüymüş
gibi vermektedir. Mesela: Ayın yarılması konusunda (s217) İbnül Cevzi'nin
tefsirini kendi yorumuna ters düştüğü için reddetmektedir. s230'da ise
İbnül Cevzi'yi güvenilir bir müfessir olarak kabul etmektedir.
Biz T. Dursun un bu "bilimsel!" yöntemli uygulamalarını objektif
düşünme ve değerlendirme hassasiyetine zıt buluyor ve reddediyoruz.
6) Bazı konularda tefsirleri kanıt olarak bir hünermiş gibi sıralarken
nedense Arapların kızlarını öldürmesi konusunda "güvenilir" dediği tüm
tefsirleri bir çırpıda arkasına atıyor, reddediyor ve şöyle diyor:
“Tefsirler Ferezdak'ın iki dizesi üzerinde durur. Ne var ki tefsirlerde bu
iki dize hep aynı sözcüklerden oluşmuyor. İki dize de değişik biçimde yer
alıyor, dizelerin değişik olması gözönünde tutulursa sonradan uydurulduğu
bile düşünülebilir (s204)”
Aynı akıl yürütmeyi şeytan ayetleri konusunda nedense yapmıyor. Halbuki
şeytan ayetleri denen uydurma dizeler 20 değişik şekilde aktarılmıştır.
Şeytan ayetleri bu yüzden uydurmadır deseydi T.Dursun'un samimiyetine
inanabilirdik. Şu durumda ise tepkiselciliğine ve sübjektifliğine şahit
oluyoruz.
7) Nefislerinizi öldürün ayetini mecburi anlayış istikameti gibi
kendinizi (birbirinizi) öldürün diye anlamak gerektiğini söylerken nefsi,
insanın eğilimleri olarak anlayanları bilgisizlikle ve Arapçayı bilmemekle
suçluyor (s222). Halbuki aynı kitabın 254. sayfasında Şerif Cürcani'nin
Tarifat'ından aldığı tanımda nefsin doğal eğilim anlamına geldiğini
söylüyor. Göstermek bizden, takdir sizden, çarpıtma T.Dursun'dan...
8) Aslında kendisinin de güvenilirliğinden şüphe ettiği bazı hadisleri
delil olarak öne sürüyor. Halbuki kendisi bunların uydurma olduğunu kabul
ediyor. İşte itirafı: "Gerçekten de hadis kitaplarının en güçlü
sayılanları bile uydurma hadislerle doldurulmuştur" (2.Kitap, s158)
Bazı yerlerde sorduğu sorular ise saçmalığın doruğunu zorlar nitelikte;
işte ilginç soruları: "Neden son peygamber bir Arabi. Muhammedi seçmiş hem
neden son Peygamber?" Bu soruda neye itiraz ettiği anlaşılmıyor. Son
peygamber kavramına mı? Onun Arap (ki başka bir milletten olsa idi yine
aynı şekilde soracaktı) oluşuna mı? Adının Muhammed oluşuna mı? (Aslında
son Peygamber bir Türk de olabilirdi, hatta adı T.Dursun da olabilirdi!)
Ama Allah kime katından bir rahmet (Peygamberlik) indireceğini bilir.
(bkz. İbrahim, 11)
Allah teala, Hz. Muhamned'e vahiy gelmesi karşısında o dönemdeki
insanların itirazlarını aynen şöyle aktarıyor: "Onlara bir ayet gelince
Allah'ın elçilerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe katiyyen
inanmayız dediler. Allah elçiliğini kime vereceğini daha iyi bilir."
(Enam:124)
Görülüyor ki 1400 yıl evvelinin inkarcılarıyla T.Dursun’un mantığı ve
itirazı arasında pek fark yok.
"Onlar kendilerinden bir uyarıcı
gelmesine hayret ettiler ve o kafirler dediler ki; bu yalancı bir
sihirbazdır." (Sad: 4)
Neden son peygamber sorusuna ise şu kısa cevabı vermekle yetineceğiz.
Kuran'dan sonra gerek olmadığından (İlahi öğreti korunduğundan dolayı)
yeni bir peygamberin gönderilmesine ihtiyaç kalmamıştır. Dolayısıyla Hz.
Muhammed doğal olarak son peygamber olarak kalmıştır.
Görülüyor ki, T.Dursun'un kitapları bir metoddan yoksundur. Sadece
İslam'a duyduğu tepkiden doğan kimi yerde duygusal, kimi yerde muhakemesiz
yargılardır. T.Dursun iyi niyetli olsaydı ve din kavramına şu iki açıdan
bakabilseydi böyle bir bataklığa sürüklenmezdi:
A - Din tarih boyunca özbirliğe sahiptir. Bununla beraber dinin
pratikleri geldiği toplumun düşünsel, kültürel ve sosyal yapısına göre
farklılık gösterir. Bu farklılık (ve değişim) kainattaki diyalektiğin
gereğidir.
Gönderilen her dinde inanç esasları (Allah'ın varlığı ve birliği,
iyilik ve kötülüğün karşılıksız kalmayacağı vs) birdir. İbadet ve insanlar
arasındaki ilişkiler ve bunlarla ilgili hükümler ise toplumdan topluma
değişirler.
B - Din tarih boyunca karşı din (karşı devrim) taraftarlarınca ya yok
edilmeye çalışılmış ya da çarpıtılmıştır. Bu çarpıtmanın dinamiğini üç
grup oluşturmaktadır:
a) Kuran'da Firavun ile özdeşleştirilen iktidar
sahipleri,
b) Karun ile örneklendirilen sermaye sahipleri (burjuvazi),
c) Bel'am ile tarihsel örneği verilen sahte, özünden uzak, şekilci
oportünist, revizyonist din adamları.
Bu dinamiklerin tarihte çok örnekleri vardır. İşte birkaçı:
-Sabiilikteki ruhanilik (aşkınlık), Mezopotamya astrolojisi tarafından
materyalize edildi.
-Hz.İbrahim'in Tevhid dini, Arapların tabiatperestlik ve putperestliği
ile örtüldü.
-Musevilik dini, Yahudi ırkçılığı ile evrenselliğini yitirdi.
-Hıristiyanlık, Aziz Pavlos tarafından Roma'nın hukuki ve sosyal yapısı
ile neo-platonizme adapte edildi.
-İslamiyet (uygulama ve uydurma rivayetler ile) Emeviler'in kabileci
(milliyetçi), müşrik ruhlu materyalist saltanatları tarafından
çarpıtılmaya çalışıldı.
-T.Dursun'un kullandığı tarih ve tefsirlerdeki rivayetlerin ve
israiliyatın çoğu Emevilerin döneminde uyduruldu ve yazıldı. İslam savaş
ve ceza hukukunu (uygulamada ve uydurma rivayetlerle) zulüm kanunlarına
dönüştürmeye çalıştılar. Bu noktada akıl ve vicdan sahibi her insan
İslam'ı bulanık olmayan kaynaktan (Kuran'dan ve ona uygun rivayetlerden)
alarak ilahi tekamül yolunda ilerlemeli, uydurma ve çarpıtmalara karşı
uyanık olmalıdır. Allah doğru olanların yardımcısıdır. (29:69)
Kız Çocukların Diri Diri Gömülmesi Yalan Mı?
Kadını cennet üstü bir varlık olarak gören Peygamber, geldiği Arap
toplumunda, kadının statüsünü yükseltmiştir. T.Dursun'un iddialarının
aksine, kadın, o dönemde İslam toplumunda ikinci sınıf değildi.
Peygamberimiz en hayati konularda bile eşleriyle görüş alışverişinde
bulunmuş, hatta Hudeybiye Barışında Hz.Seleme'nin tavsiyesini doğru
bularak yerine getirmiştir. O, bununla; kadınla erkeğin birbirlerine
yardımcı olması gerektiğini vurgulayarak; kadının fikrine değer
verilmemesi anlayışına en ağır darbeyi indirmiştir. İşte o dönemin
anlayışlarından biri de kız çocuklarından çok, erkek çocuklara değer
verilmesiydi. Kuran bu düşünceyi şöyle ifade ederek kınıyor:
16/58-59. Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi
gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde
yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu, yoksa
toprağa mı gömsün? Ne kötü hükmediyorlar!
Görüldüğü gibi, Arapların bir kısmı, kız çocuğunu ileride
savaşamayacağı, ailenin şeref ve namusuna leke getirebileceği
düşüncesiyle, kızları olduğu zaman üzülürlerdi. Bu düşünceden dolayı
Arapların ilkel bazı kabileleri (hepsi değil), çocuklarını öldürürlerdi.
Bunun birkaç nedeni vardı:
Birinci neden; ekonomik idi. Fakirlik korkusundan, aile fertlerinin az
olması isteniyordu. Erkek çocuklar, büyüdükten sonra aile bütçesine
katkıda bulunurlar ümidiyle yetiştiriliyordu (İsra 31). Fakat kız
çocuklarının böyle bir katkısı olmadığından bazen öldürülüyorlardı.
İkinci neden; kız çocukları savaş zamanlarında işe yaramadıkları gibi
korunmaları da gerekiyordu. Bazen esir düşüp cariye olma ihtimali de
vardı. İşte bu nedenlerden dolayı kız çocuklarını daha küçükken
öldürebiliyorlardı. Kız çocuklarını öldürme adeti; Kinde, Temim gibi bazı
ilkel Arap kabilelerinde vardı (bkz. İslam Ans. Cahiliyye mad.).
Kureyş ve diğer Mekke kabilelerinde bu yanlış ve çirkin davranış yoktu.
Çünkü Mekke civardaki çöl kabilelerine göre zengin sayılırdı. İşte bu
nedenle Arap şiirinde bu gelenek çokça yer almamıştır... Ferezdak
aşağıdaki şiiriyle dedesinin bu yaptığı isten (öldürülecek kız çocuklarını
fidye vererek kurtarması) dolayı övünmüştür;
"Dedem ki kız çocuğunu gömenleri men ederek çocukları yaşattı, o
zavallılar gömülmediler"
T.Dursun'un iddiasına göre, Arapların hiçbirinde bu adet yokmuş. Şimdi
düşünelim; Kuran hiç yapılmayan birşeyden bahseder mi? Bahsederse kendini
yalanlamaları için kafirlere büyük bir koz vermiş olmaz mı? Halbuki Kuran
böyle bir adetin yapıldığını söylemiş, hiç kimse de bu yapılmıyor diye
itirazda bulunmamıştır. T.Dursun böyle bir itirazın yapıldığını
söyleyemiyor.
İşte bu adetin Kuran'da yasaklanması çok önemli bir devrimdir.
Peygamberimiz bu yanlış anlayışların tam aksine, kız çocuklarının terbiye
edilmesi ve onların iyi birer hanımefendi olarak yetiştirilmesini teşvik
etmiştir... İşte bu talimatlar sadece Araplarda değil İslam nerelere
yayılmışsa, orada da kadın hakkındaki düşünceleri değiştirmiştir.
T.Dursun bu konunun sonunda (s244) kız çocuklarını öldürmekle ilgili
bir rivayeti aktarıyor: "Kız çocuğunu öldüren de ölen de ateştedir"
Hadis usulünde şöyle bir kural vardır: "Kuran'a zıt rivayetler senedi
ne kadar sağlam olursa olsun kabul edilemez, reddedilir" Zaten bu hadisin
senedi de zayıftır...
Kuran'da öldürülen çocuğun masumluğu kesinkes vurgulanırken ve bunu
yapanlar kınanırken yukarıdaki rivayetin uydurma olduğu apaçık ortaya
çıkmaktadır: "İnleye inleye toprağa gömülen kız çocuğu, hangi günahtan
öldürüldü? diye sorulunca..." Tekvir 8-9
Bu ayete dayanarak diyebiliriz ki: Ebu Davud Kitab-üs Sünne'de geçen
müşrik ve kafir çocukları ile ilgili olan 9 hadis, değişmez bir kader
zihniyetini oluşturmak için uydurulmuştur. Peygamberin anlayışıyla hiçbir
ilgisi yoktur. Çünkü; İslam inancında, masum insanların hiçbir zaman
sorumlu olamayacağı kesin bir kuralken, müşrik çocuklarının kaderlerini
babalarının kaderleriyle bir saymak, tipik bir kadercilik tezidir.
Bilindiği gibi; hadislere önem vermeyen Mutezile ekolü kaderi inkar
ederken, bunlara tepki olarak hadisçi ekol, herşeyi önceden tesbit edilmiş
bir kader zihniyetiyle izah etmeye çalışıyorlardı. İşte yukarıda aktarılan
"hadis" de, bu yaklaşımın bir sonucu olarak uydurulmuştur. Zaten bu hadis
de aynı bölüm içinde yer almıştır.
Turan Dursun'un Psikolojik Yapısı ve Düşünce Boyutu
Nasrettin Hoca anahtarını kaybetmiş, onu ararken bir adam gelmiş,
birlikte aramaya başlamışlar, en sonunda adam "burada düşürdüğünden emin
misin?" diye sormuş. O da evinde düşürdüğünü söyleyince adam kızmış ve
neden burada aradığını sormuş, Hoca da şöyle demiş: "Burası evimden daha
aydınlık ta ondan!"
Bunu niye anlattık, T.Dursun "Yüzyıl Dergisi"nde (sayı:6) aydınlanma
savaşçısı olarak lanse edilince yukarıdaki hikaye aklımıza geldi. T.Dursun
yukarıdaki olaya benzer bir şekilde Dinin özünü Kuran'da arayıp bulmuyor.
Bunun yerine uydurma olduğunu kendisinin de kabul ettiği bazı sözlerle
dinin ne olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Ve işte "Din Bu" diyor (aslında
"kin bu").
Neden böyle yapıyor, dersiniz. Çünkü yanlış aktarılmış bazı hadisler ve
israiliyattan etkilenmiş tefsirlerle dini kötüleyebileceğini düşünüyor.
Mesela Peygamberimizin savaşta kadın, çocuk ve ihtiyarlara dokunulmamasını
emreden yüzlerce hadisini görmezlikten geliyor, buna karşın uydurma birkaç
hadisle bunun aksini iddia ediyor.
Şimdi T.Dursun'a soruyoruz: ortaya koymak istediğin dini neden böyle
uydurma rivayetlerde arıyorsun? Cevabı herhalde şu olacaktı; "Burası
karanlık da ondan!"
Sıradan Bilinç ve Yüzeysel Düşünüş
Bir baba şaşı olan oğluna: "Oğlum, sen herşeyi birken iki görüyorsun
değil mi?" dedi. Oğul, "Nasıl olur?" diye cevap verdi; "eğer öyle olsaydı,
gökyüzünde iki ay yerine dört ay olması gerekirdi"
Biz dinlerin tek bir ilahi kaynaktan geldiğini göstererek aralarında bu
yüzden benzerlik olacağını söylediğimiz halde, o hala kutsal kitapların
birbirinden kopyalandığını söylüyor. Halbuki aynı kaynaktan gelmiş
şeylerin aynı özellikleri taşımasından daha doğal ne olabilir. Ona göre
Kuran'daki hiçbir bilgi Tevrat, Zebur ve İncilde geçmemeli. Geçerse
kopyaladığını iddia ediyor. Geçmese, herhalde birbirinden farklı şeyler
nasıl aynı kaynaktan olabilir, diyecekti...
Turan Dursun’u Tanımak
Turan Dursun, kendisini ateist olmaya götüren düşünce dolu bilimsel
deneyini(!), Yüzyıl Dergisi, sayı 6'da kendi ağzından şöyle anlatır:
"Allah'a inanıyordum. Ancak deneyimler yaptım kendi kendime. Su dolu
kovanın içine süpürgeyi batırıp duvara sürdüm. Şekiller bir rastlantı..
Dünya'nın oluşumu da öyle olmasın.. Bu arada o da tümden silindi."
Evet T. Dursun duvardaki şekillere bakarak, dünyanın da böyle bir
rastlantı sonucu olabileceğini savunuyor. Yani duvardaki
şekiller=dünyadaki düzen. Aklı ve mantığı olan hiçbir insan bunu kabul
etmez. Bir düşünün güneş sistemi, gezegenler, dünyanın etrafını saran
atmosfer ve tüm bunları kıyasladığı duvardaki şekiller!
T. Dursun'un zekasının durduğu ve ilme nasıl yaklaştığı böylece tescil
edilmiş oluyor. Lakin, bilim bu arada boş durmuyor, işin gerçeğini şöyle
açıklıyor: "Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek
yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik yoğunluğu
arasındaki fark, yüzde birin bir kovadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi
sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek biçimde
yerleştirmeye benzer. Üstelik evren genişledikçe, bu denge daha da
hassaslaşmaktadır." (Bilim ve Teknik, Sayı 201, s.16)
T. Dursun'un ateizm deneyi gibi, ilgi çekme deneyi de çok çarpıcı;
"Şişman bir kıza aşık olmuş, kızın ilgisini nasıl çeksin, kendini nasıl
beğendirsin. İç çamaşırını görürse belki. Çok çaba harcamış ama olmamış"
(Yüzyıl, s6).
Yine T.Dursun İslamın akıl ve ilimle olan bağlantısını çarpıtıyor,
düşünce ve akılla ilgili yüzlerce ayeti gözardı ederek şöyle diyor: "Din
varken kafanızı daha ileri daha güzel şeyleri yapmaya kullanamıyorsunuz.
Kullandığınız zaman engeller çıkıyor" (s16) Şimdi soruyoruz;
Harizmi (9 yy) sıfırı bulup kullandığında İslam buna engel mi oldu?..
El-Cezeri tarihte ilk robotları yaparken, Abdüsselam kendisine 1979 Nobel
Ödülünü kazandıran teoriyi düşünürken din engel mi oldu?..
Din ve İslam Dini
İslam Bilginleri Kuran'ın verilerine dayanarak din için şu
tanımlamaları yapmışlardır:
1. Allah'a teslimiyet; 2. Allah’ın insanlığa yönelik hükümler halinde
kanunlaştırdığı buyrukların tümü; 3. Tanrısal buyruklar toplamıdır ki,
akıl sahiplerini kendi serbest seçenekleriyle, doğrudan doğruya hayra
iletir; 4. Akıl sahiplerini kabule çağıran tanrısal mesajlar toplamı.
Kuran, çok açık bir biçimde insanlar ve cinler dışındaki tüm
varlıkların Allah'ın iradesine (kanunlarına) uyduklarını belirtir. Bu
yüzden insan elinin ulaşamadığı her yerde tam bir denge, barış ve adalet
hakimdir. İnsan ise kendisine verilen irade ve bilgi ile bu denge ve barış
ortamına ve kanunlarına uyup uymamakta özgürdür...
İnsanın bu iki yönlü yapısı sayesinde çeşit çeşit eğilimler, arzular ve
duygular içindedir. İnsana, yer yüzünde yaşamını sürdürebilmesi için üç
temel kuvvet/güç verilmiştir:
a) Kuvve-i şeheviye (yeme, içme,
üreme... dürtüleri);
b) Kuvve-i gadabiyye (savunma ve korunma için
gerekli tepki gösterme, mücadele, savunma... dürtüleri);
c) Kuvve-i
akliyye (düşünme, muhakeme, zeka... dürtüleri)
Bu kuvvetler yaratıcı tarafından sınırlandırılmamış olup insanın bu
konularda iradesini kullanması istenmiştir. Eğer insan sahip olduğu bu
kuvvetleri bireysel ve toplumsal hayatının barış içinde düzenli olması
için gerekli biçimde sınırlandırmazsa bu iç güçler “iffetsizlik, hak
adalet tanımama, hakka tecavüz; önü alınmaz ve gereksiz öfke, yanlışı
doğru, doğruyu yanlış gösterme; demogoji” gibi uç noktalara kayar ve bunun
sonucunda bireysel ve toplumsal yaşamda her türlü olumsuzluk baş gösterir.
İnsan, gerek bu olumsuzlukları, haksızlıkları ve sömürüyü önlemek,
gerekse bu nitelikleri kendisine ve topluma yararlı, mükemmellik boyutuna
ulaştırmak için, kapsamlı bir bilgiye (akla, adalete) muhtaçtır.
İşte, kişiyi kendi hayatında tam bir mutluluk, uyum ve barış içinde
geçirebileceği mükemmelliğe ulaştırabilecek ve toplumda barış ve adalete
dayalı bir yapı oluşturabilecek mükemmel bilgi (tümel akıl) Allah
tarafından gönderilmiş Hak (doğruya, adalete dayalı) DİNDİR.
Bu noktada elçi, dinin uygulanmasını sağlayan, onu pratik hayata en
mükemmel şekilde aktaran kişidir. Dini pratikler demek olan ibadet ise
dinin hakikatlerinin insanı aydınlatmasını, onun kalbine yerleşmesini
sağlayan İlahi yasalardır...
Din “gerçek din” Olmazsa Ne Olur?
İnsan gerek bireysel gerekse toplumsal yaşamda kurallara uymakla ancak
barış ve adalete kavuşabilir. Bu kurallar eğer İlahi Adalete ve barışa
dayalı (İlahi kanunlar) değilse, onların yerini insanların veya insanlar
adına bir kişi veya grubun koyduğu kurallar alacaktır. Bu durumda insan
ürünü düşünce ve ideoloji sistemleri (beşeri dinler) ortaya çıkar.
Bu dinlerin tanrıları, onları ortaya koşanların nefis ve arzularıdır,
heves ve tutkularıdır. Bu dinlerinde inanılıp kabul edilmesi gereken bir
takım kuralları vardır. Allah'ın (zülüm ve sömürüye neden olduğu için)
asla razı olmadığı bu dinlerde pek çok putlar bulunur. Genelde bu dinlerin
toplumsal hayattaki dayanak noktası kuvvettir. Güçlü olan haklıdır
ilkesi). Hayat prensipleri kavgadır, mücadeledir. Toplumsal bağları,
ırkçılık ve milli çıkarlardır. Hedefi insanın mutluluğunu sağlayamayan
hevesleri tatmin ve ihtiyaçları sun'i olarak arttırmaktır.
Hak dinin esası ise; İlahi adalet ve barış yasalarına uymaktır
(kulluk). Hak dinin toplum hayatındaki dayanak noktası, haktır (Haklı olan
güçlüdür) Gayesi, manevi tekamül (mükemmellik) ile Allah'ın isimlerini
(O'nun keremini, adaletini, sevgisini) yansıtmaktır (Allah'ın razı olması
budur) Hayat prensibi, mücadele değil yardımlaşmadır. Toplum fertleri
arasındaki bağ, çıkar bağı değil; düşünce, hedef, ideal bağıdır. Sonuç ve
hedefi insanı olgunlaştırmak, gerçek mutluluk ve barışa ulaştırmaktır.
Batılı din tarihçilerinin varsayımlarının tersine insanlığın ilk dini
animizm veya totemizm gibi "ilkel" dinler değil, Kuran'ın deyimiyle
İslam'dır. İnsan, insan olmak noktasında her zaman aynı özü taşıdığından
Allah'ın insanlar için gönderdiği din, temelde (özde) aynı ve tek
olmuştur. Hz.Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi tüm
resullerin getirip duyurduğu, nebilerin de uyup tatbik ettiği din her
zaman aynı olmuştur. Ama her defasında birtakım olumsuz sebeplerle bu
dinden uzaklaşan insanlar yine temelde aynı şekilde değişen dinler
üretmişlerdir.
Böylece “ilkel, batıl, şirk dinleri” ortaya çıkmıştır. Nitekim
Hinduizmin kutsal metinlerinden olan Vedaları inceledikten sonra, Alman
filozofu Schelling şöyle demiştir;
“Bütün insanlık önceleri tek varlıktı (bir ümmetti). Ve tek bir Tanrıya
inanıyordu. Sanki en eski din (yani el-İslam) yıldız yıldız
parçalanmış...” Kaldı ki günümüzde ilkel dediğimiz totem ve tabuların
çağdaş kılıklara büründüğünü görmemek mümkün değildir.
Batıda Dine Bakış
Toplumumuzda geleneksel anlayış, dini çok dar anlamda ele almaktadır.
Din denilince sadece Allah'a inanmak, ibadet gibi kavramları hemen
çağrıştıran inanç sistemleri akla gelmektedir.
Oysa inanmak ve ibadet kavramlarını en geniş anlamlarıyla ele
aldığımızda herkesin bir şeylere inandığı, bir şeylere yöneldiği (ibadet
ettiği) görülür. Örneğin: Kimi insanların bilimin her şeyi çözeceğine
imanı vardır. Kimilerinin gelecekte proleterya (işçi) diktatörlüğü
kurulacağına imanı vardır...
Batılı ruhbilimcilerden Erich Fromm'un şu tanımı ilgi çekicidir; “Bir
topluluğun bireylerince paylaşılan ve o bireylere belli bir yöneliş, belli
bir bağlanma amacı kazandıran herhangi bir düşünce ve eylem sistemidir.
Gerçekten benim benimsediğim bu geniş anlamda din olgusuna sahip olmamış
hiçbir kültür yoktur. Ve öyle görünüyor ki, gelecekte de olmayacaktır”
(Psikanaliz ve Din, s31)
Erich Fromm yine doğru bir tespit olarak bugünkü Batı ideolojilerini de
yapıları bakımından ilkel birer din olarak görüyor ki, biz de bunu
doğruluyoruz:
“Kültürümüzde totemcilikle karşılaşıyor muyuz? Evet hem de yaygın
olarak; ama bu soruna sahip olan insanlar çoğunlukla ruhsal yardıma
gereksinmeleri olduğu kanısını taşıyorlar. Kendisini bütünüyle devlete
bağlı sayan ya da partinin çıkarını biricik değer ve doğruluk ölçütü
sayan, yaşadığı topluluğun simgesi olan bayrağı kutsal bir nesne olarak
gören bir kişi, tutumu kendisine tamamen akılcı gibi gelse de klan dinine
ve totem tapımına sahip bir kişidir. Faşizm ya da Stalincilik gibi
sistemlerin milyonlarca insanı bütün kişilik ve mantıklarını “doğru da
olsa yanlış da olsa benim ülkem” ilkesine kurban etmeye nasıl
yöneltildiğini anlamak istiyorsak bu yönelişin totemci, dinsel niteliğini
dikkate almamız gerekir”
“İnsan hayvanlara, ağaçlara, altından ya da taştan yapılmış putlara,
görünmez bir Tanrıya, ermiş bir kişiye ya da şeytanca özellikleri olanlara
tapınabilir. Atalarına, ulusuna, sınıfına ya da partisine, para veya
başarıya tapınabilir. Sarıldığı din, yıkıcılığın ya da sevginin, baskının
ya da kardeşliğin gelişmesine elverişli olabilir, insanın akıl yeteneğini
geliştirebilir ya da köreltebilir. İnsan bağlandığı sistemin laik
dünyadaki sistemlerden farklı olan dinsel bir sistem olduğunun ayırdında
olabilir. Ya da hiçbir dine bağlı olmadığını düşünebilir ve güç, para ya
da başarı gibi birtakım sözde din dışı amaçlara bağlanmasını kendi
çıkarının bir gereği gibi yorumlayabilir. Bu noktada DİN Mİ, DİN DEĞİL Mİ?
sorusu önem taşımamaktadır, önem yaşıyan ne tür din sorusudur. Bağlanılan
din, insan gelişimini yalnızca insana özgü olan yeteneklerin açılıp
serpilmesini sağlamakta mıdır, yoksa bunları kösteklemek midir?” (s36)
İslam'ın bu açıdan niteliğine baktığımızda şunu görüyoruz: Allah
insanın özüne hiçbiri istisna edilmeyerek İlahi sevgi cevherini koymuştur.
İnsan bu özünü imanın ışığı ile, İslam'ın toprağında geliştirerek
mükemmelleştirecektir.
Açıkçası İslam, insanı ahlaki sorumluluk ve seçme yeteneğine sahip,
gönlünün özünde İlahi sevgi olan bir varlık olarak nitelendirir; “O'ndan
geldiniz, O'na gidiyorsunuz” (Bakara, 156), “Onlar (inananlar) Allah'ı
sever, Allah da onları sever” (Maide, 54). Şimdi de insanı mükemmelliğe
ulaştırmayı amaçlayan İslam (Allah'a yönelme ve teslim olma) dininin
özelliklerine bakalım;
Gerçek Dinin Özellikleri
1. Din İlahi Bir Konumdur
İslam dini insan doğasının (fıtratının) dinidir. İslam dini mutlak
mükemmelliği, yüceliği ve güzelliği temsil eden Yaratıcıya bağlanarak
yönelme işidir. Bu noktada İslam dini tüm yaratılanları, mükemmelliği
temsil eden Allah'a bağlar. İnsanı ezeli ve ebedi olan Allah'a bağlayarak
ona ebediliğin kapısını açar. Onu İlahi rahmetin, keremin, sevginin
yeryüzündeki aynası olarak tanımlar; “En sevdiğiniz şeyi vermedikçe imana
ulaşamazsınız” (Ali İmran, 92)
İnsanı gerçeğe ulaştıran dinin koyucusu Allah'tır. Hiçbir elçi
duyurduğu dinin kurucusu değildir. Bu yüzden din, kendisini anlatan
elçinin adına izafe edilemez...
2. Din Akıl Sahiplerine Seslenir
İslamın muhatabı akıl sahibi varlıklardır. Bu noktada akılcı olmak ile
akıllı olmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Akıl sınırlı, sonlu, zamana
bağımlı olarak olayları ve kavramları algılar; sınırsız, sonsuz ve zamana
bağlı olmayan olay ve kavramlar aklın kavrayış sınırlarının ötesindedir.
Dinin bir kısım gerçekleri, aklın kavrayış sınırları içindeyken bir kısmı
dışında kalır. Bunlar insanın başka bir kavrama yeteneğini içerek
kalp/gönül (sezgisel kavrayış yeteneği) tarafından algılanır.
Akıl üstü olmakla, aklı merkezi bir rol sahibi görmek nasıl bağdaşır?
Yanıt açıktır; bir gücün sınırlarını belirlemek ve o gücü bu sınırlar
içinde tutmak onu inkar etmek değil, evrensel işlevini daha iyi yapmaya
itmektir. Çünkü bir şeyin gücünü inkar kadar ona taşıyamayacağı yükler
yüklemek de olumsuz sonuç doğurur. Bu evrensel bir yasadır. Kuran'ın
deyimiyle; “Allah hiçbir kişiye taşıyamayacağı yükü yüklemez” (Bakara,
286)
İslam bir din olarak akıl sahiplerini muhatap alarak akla en büyük
değeri verirken, ona kavrayamayacağı şeyi yüklemez. Kaynağı bakımından
vahye dayalı olan İslam bu nedenle akıl ile asla çelişme ve çatışmaya
girmez. Zaten aklın da dinin de sahibi tek ve aynı kudrettir. O kudretin
elindeki iki varlık arasında asla çelişki yoktur; “Rahman olan Allah'ın
yaratışında ve yarattıklarında çelişme ve uyuşmazlık göremezsin” (Mülk
Suresi, 3)
Akıl ile vahyin çelişir gibi görünmesine insanın inadı ve aceleciliği
sebep olur. Yani bu noktada sebep, insanın sabırsızlığıdır. Bizler öznel
dürtülerle yanlış değerlendirmelerle acele ederek vahyin ortaya koyduğu
kuralları hemen anlamak istiyoruz. Çünkü aklın anlamak, peşinde olduğu
şeyi derhal açıklamak ve sebeplere bağlanmak gibi temel bir tavrı vardır.
İlahi vahiy bazı noktalarda öyle şeylere değinir ki, bunlar ancak zamanla
anlaşılabilir. Akıl işte bu bakımdan en büyük maharetini; vahye teslim
olması gereken yerde durmakla gösterecektir.
Aklın vahiy önündeki teslimiyetinin aksiyona dönüşmesine ibadet
diyoruz. Bu kabul ve teslimiyet aklın mahkumiyeti değil, sınırları içinde
ve acele etmeden iş görmesidir. Kuran, aklın iş görmesini yüceltmekle
kalmaz ayrıca emreder. Bunun yanında Kuran, ilk ayetlerden itibaren gaybe
inanmayı gerekli görür.
Gayb ne demektir? Gayb, vahiy tarafından tespit edilen ve duyu
organlarıyla algılanamayan sırlardır. Bu sırlar, insanoğlunun önüne vahiy
ile açılıyor ve insan bunlara inanmaya çağrılıyor. Zaten duyu
organlarımızın sınırlılığı bize gaybın olduğunu açıkça göstermektedir. Bu
noktada bir insanın gaybe inanmaması ve bunları akılla çelişir görmesi
“benim duyu organlarım her şeyi algılıyor” demek kadar yanlıştır...
Buradan şunu anlıyoruz ki, zamana bağlılık kaydını dikkate almadan
vahyin verilerini anında kavramak ve onlara akıldan onay çıkarmak endişesi
bizi çıkmazlara sokmaktadır. İnsanoğlunun bu hatası bir kenara
bırakıldığında akıl ile vahyin çatışma ve çelişmesi sözkonusu olmaz.
3. Dinde Serbest Seçim (İnanç Özgürlüğü) Esastır
Allah ile insan arasında hayatın tümünü dolduracak genişlikte ve
süreklilikte olan din ilişkisi, hürriyeti gerekli kılmaktadır. İnanç
hürriyetinin olmadığı yerde dinden söz edilemez. Burada kastettiğimiz
hürriyet hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın kulun davranışlarını içten bir
istekle sergilemesi anlamında bir serbest seçim ve karar vermedir.
Dinin gönderilişinde maksat Şatibi'nin ifadesiyle “İnsanı zorunlu
kulluktan serbest seçime dayalı kulluğa yükseltmektir” Bunun dayandığı
yaratılış yasası Kuran'da şöyle belirtilmiştir; “Dinde zorlama yoktur”
(Bakara, 256)
4. Din İnsanı Mutlak Güzelliğe, Barışa ve Hayra İletir
Evrenin bir düzeni vardır. Bu düzenin de çeşitli yasaları vardır. Bize
göre bu yaradılış düzenine uymak, insanı mutlak güzelliğe, mükemmelliğe
iletir.
İslam dini mutlak hayra, güzelliğe, mükemmelliğe çağırma ve iletme
konusunda insanların farklı görüşlerine değil, genel ve değişmez fıtrat
(insan ve evrenin yaradılış) yasalarına öncelik tanır.
İnsanın, iletildiği mutlak hayrı her zaman kendi aklıyla açıklığa
kavuşturmasını beklemek, insanın gelişimini aksatan ve sonuçta bizzat
insanın başına bela olan bir tutumdur. Tarih boyunca nice felsefe ve
ideolojilerin insanları ne hale getirdiğii açıktır.
Unutmamak gerekir ki din sadece hayra çağıran bir kurum değil aynı
zamanda ileten bir kurumdur. Din aynı zamanda koruyucu bir kurumdur. İslam
bilginleri bu korumayı beş bölümde incelerler; Ruhsal Yapıyı Koruma, Nefsi
Koruma, Nesli Koruma, Malı Koruma, Aklı Koruma...
Din Afyon Mudur?
“Din afyon mudur?” sorusuna verilecek doğru yanıt “Evet afyondur” ya da
“Hayır afyon değildir” demek olamaz. Bu soruya önce “siz hangi dinden
sözediyorsunuz?” diyerek ilk “yanıtı“ vermek gerekir. Marks’ın dediği gibi
evet bazı dinler afyondur. Ama hangileri? İşte Marks’ın soramadığı bu soru
onun çelişkisidir.
Kuran birçok ayette dini; çıkarları hesabına kullanan, değiştiren,
ekleme ve çıkarma yapanlara dikkatimizi çekmektedir. Kuran’da hak dine
karşı çıkanlar üç sınıfa ayrılmıştır:
a) Kendilerini Allah’ın yerine
koyarak hüküm koyan veya onları saptıran din bilginleri...
b) Hak
dinden dolayı çıkarlarını kaybeden, sömürü çarkları bozulan sermaye
sahipleri (Marks’ın kulakları çınlasın)...
c) Hak dinin gelişiyle
iktidarları yıkılan (veya yıkılacak olan) iktidar sahipleri...
Şimdi insafla soralım;
İktidar sahiplerini yerlerinden eden, sömürücü sermaye sahiplerinin
rahatını ve keyfini kaçıran, din yoluyla kendilerine çıkar sağlayanları
uyaran ve onlara cehennemi müjdeleyen bir din (İslam) afyon olabilir mi?
Böyle bir dine afyon diyenin ya aklı ve vicdanı yoktur ya da afyonla
uyuşmuştur... Yahut kendi yaptığı yeni bir din ile insanları uyuşturmak
istemiştir.
Evet soruyoruz:
İnsanları köleleştiren Mekke aristokrasisine başkaldırmayı emreden din
mi afyondur? Köle olan Bilal’e efendisine! başkaldırma bilinci veren din
mi afyondur? Sömürü düzenleri bozulmasın diye Peygambere para, kadın ve
mevki teklif eden Mekke burjuva ve diktatörlerine, “Bir elime ayı, bir
elime güneşi verseniz de ben bu dinden vazgeçmem” diyen Peygamber’in
getirdiği din mi afyondur?
Kızını öldüren müşrik Ömer’den, adaletin zamanlar üstü örneği olan
Hz.Ömer’i çıkaran din mi afyondur?
Hak ve adaletin yeryüzünde yayılması için bütün varlığını feda eden,
kadınlık timsali Hz.Hatice’yi şekillendiren din mi afyondur?
15-20 yılda İran’ı, Bizans’ı, Afrika’yı sarsan ve fetheden insanları
yetiştiren din mi afyondur?
Okuma-yazma öğretmeleri karşılığında savaş esirlerini serbest bırakan
bir din mi afyondur?...
Yaratılış Nedeni?
İnsan tanrısal özüyle evrenin hem çekirdeği hem meyvesidir; maddesiyle
topraktan, ruhuyla yaratıcı Ruh'tan gelmektedir ve bu dünyada bir çekirdek
olan özünü tanrısal sevgiyle filizlendirmek durumundadır...
“Ten, sana topraktan emanettir, Ben (öz), sana kimden emanettir?”
Evren ile insanın yaratılma nedeni: Aşk'tır... Başka bir deyişle; Allah
insanları ve evreni sevdiğinden dolayı yarattı...
Biliyoruz ki Allah sonsuz ilme sahiptir. Bu sonsuz ilmi içinde, sonsuz
çeşitlilikte varlık birimleri bulunmaktadır. Bu varlıklar ilmi (bilgisel)
bir niteliktedir. (Ressamın veya heykelcinin zihnindeki resim ya da heykel
gibi)
İşte Allah bu varlıkları sevdiğinden dolayı belirli bir zaman ve mekan
düzleminde yaratır. Açıkçası, nasıl bir ressam düşünce ve duygu dünyasında
var olan bir şeyi sevdiği için kağıda döker. Tıpkı bunun gibi de Allah
sonsuz ilminde var olan varlık birimlerini, "sevdiğinden dolayı"
yaratmıştır; varlık, sevginin meyvesidir! Evrende var olan her varlık,
yaratanın sevgisiyle yaşıyor ve O'nun sevgisiyle yaşayacaktır da!...
Gördüğümüz yıldızlar evreni, güneş ve gezegenlerin tümü de sevgiden
doğmuştur... Kozmos (evren), kısacası herşey sevginin yansımasıyla var
olmuştur.
İnsan ise, hem yükselmeye hem de alçalmaya uygun olarak ve
mükemmelleşmek için yaratılmıştır... Kuran'da insanın bu yapısına ve
önündeki seçeneklere şu ayette değinilmiştir: "Ona (insana) fücurunu
(sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve o kötülüklerden sakınıp Tanrısal
bilince ulaşmayı ilham edene (and olsun)" (Şems 8)
İşte sınavdan kasıt; bu iki seçenekten birisini seçmektir... Açıkçası;
sınav kavramı basit bir bilip bilmeme olgusu değil, iyi veya kötülükten
birini tercih etme ve bunun uygulamasını yapıp yapmama olayıdır...
İbadetler olgunlaşmak için insana sunulmuş ilahi formüllerdir. Bunlarla
insan olgunlaşarak sonsuz huzur, barış ve sükunete kavuşacaktır. Buna
karşın insan sahip olduğu potansiyeli örter, bozar, günahlarla bir takım
ruhsal mutasyonlara (ki mutasyonlar zararlıdır) maruz bırakırsa
mutsuzluğun, basitliğin uçurumuna yuvarlanır, zarara uğrar!... (Şems 9-10)
İnsan sahip olduğu potansiyeli ve özü Tanrısal formüllerle -ibadetler-
filizlendirmek ve geliştirmek için yaşam toprağına atılmıştır. Kulluk,
insanın benliğini inkarı, etkisizliği ya da mahkumiyeti değildir Kuran'ın
anlayışına göre kulluk, bir karşılıklı aşk ve saygı ilişkisidir... Bu
ilişkide taraflardan ikisi de etkindir ve Allah, kulunun ibadet ilişkisi
içinde bütün etkinlik ve yalvarışlarına karşılık vermektedir. (bk. Bakara
152, 186; Mümin 60)
Korku; En büyük sorumluluk sevgiden doğar!
İslam’ın korku dini olup, korkuya dayalı olduğu yargısı doğru
değildir... "Rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan" (Araf 156) Allah'a
korkutucu Tanrı diyenler biraz daha düşünmelidirler. Öyle ki, 114 kez
Besmele ile Allah kendisini, Rahman ve Rahim (sımsıcak bir sevgili) olarak
tanıtmaktadır.
Ümitsizliği ve ziyana uğrama korkusunu insanın kendi kendine zulmetmesi
olarak nitelendiren (Zümer 5) Kuran, Allah’ın rahmet ve sevgisi ile her
şeyi kuşattığını belirtmektedir.
İman ve İslam'ın temeli sevgidir. Sevgi asıldır, korku sevgiden sonra
duyulur ki, bu korku, sevgiyi yitirme korkusudur. Nitekim Allah ile
müminler arasındaki asıl ve temel ilişki sevmek ve sevilmek gerçeğidir ki,
aşağıdaki ayet bunu belirtmektedir:
« Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse iyi bilsin ki, Allah (sizin
yerinize) öyle bir topluluk getirir ki, O onları SEVER, onlar da O'NU
SEVER. » Maide 54
Görülüyor ki, müminlerin temel sıfatı Allah'ı sevmek olduğu gibi,
Allah’ın temel sıfatı da müminleri sevmektir... Yine, başka bir ayette
Allah inananları söyle tanıtıyor:
« İnananlar ise Allah'ı çok, hem de pek çok severler. » Bakara 165
Meryem 96'da Allah, kendisine inanan ve inandığını yaşayanlara vereceği
şeyin sevgi olduğunu bildirmektedir:
« İman edenler ve salih amel isleyenler için Rahman (olan Allah
yüreklerinde) bir sevgi yaratacaktır. »
İslam korku dinidir diyenler acaba şu ayetlere ne derler:
« De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin
ve günahlarınızı bağışlasın. » Ali İmran, 31
« Allah tövbe edenleri sever. », « Allah arınanları sever. » Bakara,
222
« Allah sabredenleri sever. » Ali İmran, 146
« Allah iyilik yapanları sever. » Bakara, 195
Peki Allah Kuran’da insanları bazı şeylerden korkutmuyor mu? Evet
korkutuyor. Öyleyse bu sevginin yanında bu korku nedir?
Evet bu korku kötü olma, bozulma, çürüyüp gitme, filizlenememe
korkusudur. İnanan insan için "cehennem korkusu" cezalandırmanın çok
ötesinde alçalmaktan, basitlikten, özünü yitirip bir madde haline
gelmekten korkmaktır. Daha üst planda Kuran’da korkma ile belirtilen şey,
Allah’ın sevgisini yitirmekten korkmaktır. ("Haşyet" sözcüğünün korku
biçiminde çevrilmesi eksik ve hatalı bir çeviridir)
Allah'tan korkmak, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup sığınmak
demektir. Korku bir kamçıdır, insanı Allah’ın kucağına atar. Nasıl ki bir
ana yavrusunu korkutup kucağına çeker. O korku da, o yavru için oldukça
tatlı, lezzetli bir duygudur. Çünkü şefkatin kucağına götürüyor. Düşünün
ki bütün anaların şefkatlerinin toplamı, ilahi rahmet ve şefkatin tek bir
parıltısından ibarettir. (BSN)
Cehennem İşkence Yeri mi, Yoksa İlahi Tedavi Merkezi mi?
Cennet ve Cehennem bizim duyu organlarımızla algılayamadığımız
gerçekler oldukları için; bize simgelerle anlatılmıştır. Cennet
mükemmelliğin, güzelliğin, pozitifliğin merkezleştiği ilahi sevgi ve
rahmet ortamıdır. Cehennem ise eksikliğin, çirkinliğin, negatifliğin
merkezleştiği yerdir!
Buralar bize hep simgelerle anlatılmıştır. Dünyada insanın en çok huzur
ve sükunet bulduğu ortam; ağaçlar, ırmaklar ve yeşillik ortamdır. Bundan
dolayı cennet bunlarla simgeleştirilmiştir... Dünyada insana en çok acı
veren şey ise ateştir. Bu nedenle cehennem ateşle simgeleştirilmiştir...
Allah korkusu, Kuran'ın genel mantığı içinde Allah’ın sevgisini
yitirmekten çekinmektir. Yoksa yüksekten korkmak ve yılandan korkmak
anlamındaki korkmak değildir.
İslam’da temel olan sevgidir. Aşağıdaki ayette görüleceği gibi müminin
en temel ve öncelikli niteliği Allah sevgisine sahip olmasıdır:
« Onlar Allah'ı sever, Allah da onları sever. » 5 Maide 54
Cehennem Nedir?
Dünyadaki olgunlaşma sürecini tamamlayamayanlar (bütünlemeye kalanlar)
ötede yeni bir eğitimden geçecekler. Açıkçası, dini prensipleri
uygulamadan, ahiret yurduna girenler eksik ve hasta olmuş olup dünyada
olgunlaşıp arınamadıklarından dolayı, cehennem denilen hastahanede
tedaviye tabi tutulurlar (Tedavi sınırını geçmiş hastalar tecride
bölümünde sonsuz kalabilirler).
Bilgisiz insanlar, nasıl hekim ve hastabakıcıları işkence yapıcılar
gibi görürlerse cehennem ehli de, çektikleri tedavi ızdırabını önceleri
işkence sanırlar ama sonra gerçeği görürler. Dünyada nasıl bazı
hastalıkların tedavisi için acı ilaçlar, pansumanlar, dağlamalar, yakıcı
merhemler, söktürücü sıvılar, serumlar gerekiyorsa cehennem tedavi
merkezinde de zakkum simgesiyle belirtilen acı ilaçlar, değişik işlemler,
serumlar vardır.
Bir benzetme olarak şöyle diyebiliriz: Dünyada yaptığımız her şey bir
kozmik bilgisayara işlenir. Bunda sorumlu herkesin disketi (kitabı)
bulunur. Sorgu gününde Allah herkesin disketini ilgili düğmeye basarak
önüne getirecek ve şöyle diyecektir; Oku kitabını: Hesaba çekici olarak
bugün sana öz nefsin yeter. (İsra 14)
Cehennem nasıl sonsuz ruhsal yükselme ortamı ise cehennem azabından
amaç da işkence değil, insanı temizlemek ve onu ruhsal yükselmeye layık
bir duruma getirmektir. Cehennem, bu hayatta kendilerine verilen fırsatı
kaybeden insanların, ilahi adalet kanununa bağlı olarak yaptıklarının
karşılığını görmelerini ve bu sayede kendi elleriyle ruhlarında meydana
getirdikleri hastalıklardan kurtulmalarını ifade eder. Aslında cehennem
hayatı bu dünyada başlar, Kuran bu esası ifade ederken; cezanın bir tür
tedavi olduğunu gösterir; « Sizden önce nice topluluklara elçiler
gönderdik; onları varlığa ve sıkıntıya uğrattık ki doğruyu görsünler. »
(Enam 42)
Burdan anlaşılıyor ki, cezadan kasıt yola gelmek, uyanmak ve daha
yüksek bir hayata kavuşmaktır... Cehennem cezasının hedefi işte budur...
Kuran Allah’ın rahmet sıfatına işaret etmekle, bütün mahlukatın ilahi
rahmetten yararlanmak için yaratıldıklarını söylemekle, nihayet hepsinin
bu konuda birleşeceklerine işaret eder. Cehennem, bütün dehşeti ile
birlikte günahkarlar için "Mevla" (Hadid 15) açıkçası dost ve "ümm" (Karia
9) yani ana olarak Kuran’da haber verilir. Bununla Cehennemin asi ve
günahkarları temizleyeceği anlaşılıyor. Bundan dolayıdır ki; cehennem
asiler ve günahkarların dostudur. Onlar cehennemin sinesinde yeniden
yetişecekleri için cehennem onların anaları olur...
Kuran’ın Nebe Suresinde günahkarların Cehennemde "ahkab" yani uzun
devirler kalacağı ifade edilmektedir... Cehennemde ne kadar kalınacağından
söz edilirken "Allah’ın dilediği kadar" denilmekle yine bu nokta söyle
belirtilmektedir; « Mutsuz olanlara gelince; onlar ateştedirler, onlar
orada içlerini çeker ve inlerler. Gökler ve yer durdukça orada
kalacaklardır. Rabbinin dilediği başka. Çünkü Rabbin ne dilerse onu
hakkıyla yapandır. » Hud 106-107
Bu ayetler, cehennem azabının sürekli olmadığını gösteriyor. Bu ayeti
onu izleyen ayetle karşılaştırdığımızda bu durum daha da açıklığa kavuşur:
« Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Orada gökler ve yer
durdukça kalacaklardır. Rabbinin dilediği müstesna, bu kesintisi olmayan
bir lütuftur. » Hud 108
İki ifade arasında şu ilişki vardır: Cennettekiler de Cehennemdekiler
de yer ve gök kaldıkça yurtlarında kalacaklardır. Sonra bu ayetin ikisine
de birer istisna ilave ediliyor. Fakat sonuncu ayetler değişiyor. Ve
Cennetten çıkmak olasılığını bütünü ile ortadan kaldırmayı ifade etmek
için onun ardı kesilmez bir lütuf olduğu belirtiliyor. Cehennem konusunda
ise en nihayet "Rabbin dilediği kudretle yapar" deniliyor.
Allah Gökte Midir?
"Men fissemai" gökte olan... Burada gökte olandan maksat meleklerdir.
"Men" sözcüğü tekil olmakla birlikte anlam olarak çoğuldur, genelleme
anlamını verir. F. Razi, bundan kasıt "Allah’tır" demiyor, "Allah’tır"
diyenlerin görüşünü alıp yanıt veriyor. Çünkü kendisi Eşari'dir. Eşariler
Allah'a mekan isnat etmeye şiddetle karşıdırlar.
Bakara 210'da geçen "Allah’ın gelmesi" deyimi bütün İslam
düşünürlerince "Allah’ın azabı" olarak yorumlanmıştır. Ve bu anlam, Nahl
Suresinin şu iki ayetinde çok belirgin olarak görülmektedir; Bilindiği
gibi Allah’ın azabı, radyasyon, zehirli yanardağ dumanları, şiddetli
fırtınalar olarak bulutlar şeklinde görünür ve gelir.
“Onlardan öncekiler düzen kurmuşlardı. Bunun üzerine Allah, binalarının
temelini çökertti de tavanları başlarına yıkıldı. Azap, onlara
farketmedikleri yerden geldi.” Nahl 26
Zerre kadar dil mantığını bilen birisi, bu ayetin öbür ayete bir
açıklama olduğunu görür... Şu ayet ise konu edilen ayetin net ve yorum
götürmez bir ifadesidir:
“Onlar kendilerine yalnız meleklerin veya senin Rabbinin buyruğunun
gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah
onlara zulmetmemişti, ama onlar kendilerine yazık ediyorlardı.” Nahl 33
Elbette ki Allah’ın azabı, radyasyon, kükürt, fırtına seklinde bulutlar
olarak göründüğü gibi; Allah’ın rahmeti, gecenin temiz, sakin, huzurlu
kısmı olan seher vaktinde görünür.
Gecenin seher vaktinde insanın ruh ve bedeni dinlenir, insan, içindeki
derinlik ve enginliği yakalar. Evrenin içini ve dışını kuşatan engin
rahmet ve huzurun gizemini görmüş olur.
Neden Ay ve Güneş?
Evet, İslam saati değil de ay ve güneşi ölçü tutmuştur. Bunun birçok
hikmeti vardır;
* İnsanların çoğu teknik bilgiye sahip değildir. Dolayısıyla vakitleri
daima güneşe göre ayarlarlar. Bu asırdaki gibi saat imkanı da her zaman
bulunmaz.
* Vakitlerin esnek, kaygan olması insan ruh ve sağlığı için çok önemli
bir unsurdur. İlk olarak insanı sıradanlıktan kurtardığı gibi, canlı,
esnek bir düzen verir.
* Dünyanın 24 saati, senenin 4 mevsimi, bu 4 mevsimdeki gün ve
gecelerin kısalık ve uzunluktaki değişkenliği, doğallığı ve bu değişkenlik
içinde sürekli bir ibadet ortamı nerede? Sabah saat 8, akşam 18
monotonluğunun bunaltıcılığı nerede?
* İnanmış insan vaktin kısalığına, uzunluğuna, sıcağına, soğuğuna
bakmadan, her halükarda günlük görevlerini yerine getirir. Böyle bir durum
ise insana güçlü bir eğitim ve sağlık veren bir eylemdir
* Eğer Ramazan orucu aya göre, namaz güneşe göre ayarlanmasa idi,
Dünyanın bir tarafı hep sıcak günlerde oruç tutacaktı ve hep sıcak
saatlerde namaz ödevini yerine getirmek zorunda kalacaklardı.
Kuran’da İsra 78'i "Güneş için namaz kıl!" şeklinde tercüme etmek
Kuran’ın tümüne zıt bir açıklama olur. Burada Lam harfi illet ve ecliyet
içindir, amaç tahsis değildir. Yani "Güneş batıya dönünce namaz vacip
olur" demektir. Yoksa "Güneş batıya dönünce güneşe ibadet edin" demekle
Kuran’ın tek Tanrı inancı ve sıfatları hakkındaki ayetlerini; Kuran’ın
güneşe tapanları yeren kısımlarını görmemek gibi bir ahmaklık olur. "Güneş
doğunca uyan, batınca yat" denildiğinde acaba uyumak ve yatmak Güneş için
mi olur?
Ümmet-Ulus İkileminde
İslam’ın Konumu
Ümmet sözcüğünün kavramsal anlamı aynı amaç ve kurallara bağlı olarak
bir arada olan topluluk demektir. Bu anlamıyla birden çok ırk ve milliyeti
içinde barındırması doğaldır.
Kuran-ı Kerim kavimlerin (milliyetlerin) çokluğunu kaynaşmaya vesile
sayar. İslam’da hiçbir ırkın veya rengin diğerine üstünlüğü düşünülemez.
Son elçinin Arapların içinde ve onlardan biri olarak gelmesi Araplara
ümmet içinde bir ayrıcalık getirmez.
Ulus ise daha çok kan, dil, toprak ve kültür birliğine dayalıdır. Şimdi
ümmete karsı milliyeti savunanlara soruyoruz; ilerici, çağdaş ve barışçı
olmak 6 milyar insanı milliyetlere bölmeyi mi gerektiriyor? Yoksa insanlık
alemini aynı barış ve adalet kuralları çevresinde birleştirmek mi gerekir?
Kuran’daki ümmet sözcüğü kullanışı açısından bize önemli ipuçları
vermektedir:
Arap dil bilgini İbn Manzur, Lisanül Arap'ta ümmet sözcüğü hakkında
şunları söylüyor: "Ümmet insan nesli demektir. Her elçinin ümmeti tebliğ
için gönderildiği bütün insanlardır" Kuran’da ümmet kavramı içine bir
fikir ve ideal etrafında toplanan insanlar girer. Aynı kategoriye giren
hayvanların oluşturdukları topluluklar da (sürüngenler gibi) birer ümmet
oluştururlar. (Enam 38)
Tevhid ilkesinden hareket edersek temel yapı ve hedef bakımından özde
aynı olan insanlık bir ümmet oluşturur. Aksiyonlarıyla tarihe büyük
değerler bırakmış yüce kişiler de ümmet olarak Kuran’da anılır.
(Hz.İbrahim gibi)
İnsanların, farklı milliyetler halinde yaratılmış olduğu bir gerçektir.
Fakat bu farklılığın sonucu insanlar arasında düşmanlık duygusunun
yerleşmesi değildir. Milletler arasındaki farklılıklar yardımlaşma,
tanışma ve dayanışma gibi duyguları temelinde taşıyan bir amaç içindir.
Irk ve milliyet gerçeğini insanlığın yardımlaşma ve dayanışma sebebi
olarak gören ve aradaki farklılıkların bu açıdan değerlendirilmesini
isteyen düşünce, sadece Dine özgü bir görüştür. Böylece ırk ve milliyet
farklılıkları herhangi bir üstünlük savının konusu olmamakta ve farklı
ırklar bir bütünün unsurları halinde uyumlu bir içi çelik sergilemektedir.
İslamiyet birbirinden farklı kavimleri, ırkları kaynaştıran bir anlayış
getirmiştir. Bu anlayışa göre insanın kendi milliyetini ve ırkını sevmesi
diğerlerine düşmanlık beslemesine sebep olmamalıdır. Tersine insan
farklılık ve renklilik içindeki uyumu görerek diğer milliyet ve ırkları
kucaklayan evrensel bir sevgi anlayışına sahip olmalıdır. Bu evrenselliğe
zıt görüşler insanlığı daima savaşa sürüklemiştir. Tarihsel sürece
baktığımız zaman görürüz ki ırkçılık başkasını yutmakla beslenmektedir ve
sömürgeciliğe kapı açmaktadır.
Bu anlamda ırkçılık, başka ırk ve milliyetleri aşağılama ile
varlıklarını inkara kadar gider. Irkçılığın kendini üstün görme, hakim
olma seklindeki tutumu başka ırk ve milliyetlerin varlığını inkar sonucunu
verir ki, böyle bir düşünce tecavüz ve sömürgeleştirmeye sebep olduğundan
dolayı İslam ırkçılığı reddetmiştir. (İslam düşüncesinde Yahudi düşmanlığı
yoktur. Müslümanların karşı olduğu şey ise siyonizmdir)
Buradan anlaşılıyor ki evrensel olmak, tüm insanlığın acı ve
ızdıraplarını ve doğal olarak sevinç ve mutluluklarını benliğinde
duyabilmeye bağlıdır. Yalnızca kendi topluluğunu, ırkını, bölgesini
düşünenler evrensel olamazlar. Hz.Peygambercin Taif'teki insanları iyiye,
doğruya ve güzele çağırmasına karşılık Taifliler Onu taş yağmuruna tutup
bedenini kanlar içinde bırakmışlardı. O ise ellerini açarak şöyle
yakarmıştı: "Rabbim, benim şu topluluğuma doğruyu göster, onlar ne
yaptıklarını bilmiyorlar"
Sizi kanlar içinde bırakanlara benim topluluğum demek, bir başka
deyimle düşmanlarınızı bile kendi benliğinizin bir parçası gibi görerek
ruh enginliğine ulaşmak... Evrensellik işte budur...
Din ve Millet Sözcükleri
Kuran’da milletle din kelimesi arasında şöyle bir ilişki vardır:
Kuran’da millet Allah'a değil kişilere izafe edilir. Sözgelimi hiçbir
zaman Allah’ın milleti denmez. Buna karşılık İbrahim milleti deyimi birçok
yerde geçer. Kuran’da dikkatimizi çeken olgu şudur:
Allah'a ve Resulüne itaat edilir, dinde ihlaslı olunur ve din gerekleri
yerine getirilir. Buna din denilir. Toplumsal düzen ve birliğe bağlı
kalmak da millet demek olur. Bu bakımdan "millet" sözcüğü Elmalılı Hamdi
Yazır'ın belirttiği gibi dinin toplumsal yanını ifade eder. Yani tarih
boyunca Müslümanlar İbrahim'in milleti üzere olmuşlardır. Hz.İbrahim’den
beri İslamı din kabul eden ve bu din üzerinde bir millet halinde ümmet
oluşturan insanlar hep kardeştirler. Dinden ümmete giden yolun adıdır
millet, yani millet bir gidiş, bir yol tutuş demektir. İslam
terminolojisinde milletin bugün Türkçede kullanıldığı sekliyle ulus, ırk,
kavim ve yabancı dillerdeki nation kelimeleriyle hiçbir ilgisi yoktur.
Mucize Nedir?
Bütün elçiler, elçiliklerine delil olarak mucizelerle donatılmışlardır.
Bu mucizeler, her şeyin hakimi olan Yaratıcımdan geldiklerine bir
delildir. Çünkü Allah kainattaki genel bir kuralı yalnız gönderdiği elçi
için değiştirmektedir.
Mucizelerin çeşitleri;
a) İç mucizeler: Bunlar ekçilerin doğruluğu, emin oluşları, üstün
zekaları, yalan söylememeleri gibi mucizelerdir. İyi düşünen bir insan bu
gibi özellikleri üzerinde toplayan bir kişinin yalan söylemeyeceğini anlar
ve onun elçiliğine inanır. inanması için başka mucizelere gerek kalmaz.
Nitekim, Hz.Hatice ve Hz.Ebubekir gibi kişiler Peygamberimizin bu yüce
vasıflarına bakarak ona inanmışlardır.
b) Evrenle ilgili mucizeler: Gaflet ve cehalet içinde olan, fakat
gerçeği kabule niyetli bulunan kimseler için kainatla ilgili mucizeler
gösterilir. Bu kişiler bu mucizelere bakarak iman ederler. Mesela:
Firavun'un sihirbazları, Hz.Musa'nın asasının bütün sihirleri iptal
ettiğini görünce Hz.Musa'yı tasdik etmişlerdir.
Elçilerin mucizelerinin Kuran’da zikredilme nedenleri;
a) Elçilerin icraatlarını, Dolayısıyla ilahi faaliyetleri insanlara
anlatmak; böylece Allah’ın kainattaki kudret ve irade tecellilerine dikkat
çekmek.
b) Maddi ilerleme için gereken örnekleri insanlığa göstererek insanları
sanat ve teknolojide teşvik etmek. Mesela; Hz.İbrahim’in ateşte yanmama
mucizesi, ateşte yanmayan maddelerin keşfedilmesi için bir teşviktir.
Hz.Süleyman'ın zamanında Sebe Melikesi Belkıs'ın tahtının bir anda
Hz.Süleyman'ın önüne gelmesi eşyanın aynen naklinin mümkün olacağına
işaret etmekte ve insanları bu yönde çalışmaya teşvik etmektedir.
Hz.Süleyman'a kuş dilinin öğretilmesi mucizesi, insanların hayvan
seslerinin ne anlama geldiğini öğrenmelerine bir teşviktir.
Hz.İsa’nın ölüleri diriltme mucizesi, insanların kısmi bir ölümden
sonra canlandırılabileceğine bir örnektir. (Nitekim insanların
dondurulduktan sonra, yani kısmi ölümden sonra tekrar canlandırılması ile
ilgili çalışmalar bugün yapılmaktadır)
Kısas Ne Demektir?
Kısas ayetinin tam meali şöyledir:
"Onlara (Yahudilere) bir yasa olarak: Cana can, göze göz, buruna burun,
kulağa kulak, dişe diş ve yaralanmalarda da kısas vardır. Kim bu kısasdan
vazgeçip bağışlarsa, o, onun için bir kefarettir (temizlik ve sevaptır)."
(5:45)
Kısas İslamda denklik, adaletin sağlanması, karşılıklılık demektir.
Kısacası asil insan gözü, köle gözü... vs. farkı yoktur.
Uzvun uzva denk olduğunu göstermek için göze göz gibi ifadeler
kullanılmıştır. Yoksa uzva karşılık uzuv kesilmesi, göz çıkarılması... vs.
gibi bir ceza yoktur. Çünkü böyle bir kısasta eşitlik tam olarak
uygulanamaz. Onun için aslolan diyettir. Uzvun diyetinde tam ve istisnasız
bir eşitlik vardır.
Müslümandan Başkası Cennete
Giremez mi?
Müslümanların dışındaki insanlar cennete girebilirler mi? İslamdan
haberi olmayan insanların inançlarından ve yaptıklarından dolayı
sorumlulukları var mıdır?
Hz. Muhammed'den önce gelen peygamberlerden herhangi birine inanarak
onun getirdiği ilahi mesajı yaşayan insanlar sonsuz mutluluğa erişmeye hak
kazanmışlardır. Yine Hz.İsa'nın devrinden Hz.Muhammed'in zamanına kadar
olan süre içinde Hıristiyan olarak yaşayan insanlar sonsuz mutluluk yeri
olan cennete gireceklerdir. Daha önceki insanların durumu da bu örneğe
göre değerlendirilebilir. Peygamberlerin mesajını işitmeyen insanlara
gelince, bunlar üçe ayrılır;
a) Hz.Muhammed'in elçiliğini hiç duymamış insanlar. Bu insanlar
İslamdan sorumlu değildir.
b) Allah'ın sonsuz mesajı olan İslamı GEREĞİ KADAR duymuş, fakat ihmal,
gerçeğe gözünü kapama, gurur veya inat gibi nedenlerden dolayı inanmayan
kimseler. Bu gruba giren insanlar sorumludurlar.
c) Hz.Muhammed'in, Kuran’ın ve İslamiyetin sadece adını duymuş fakat
gerçek niteliklerini öğrenme imkanına sahip olamamış kimseler, bu insanlar
da ilk grup gibi sorumlu değillerdir.
Nitekim İsra Suresinin 15. ayetinde Allah;
« Kim gerçeği kabul ederse kendisi için kabul etmiş olur. Kim gerçeğin
yolundan saparsa kendi aleyhine olur. Hiçbir günahkar başkasının günahını
yüklenmez. BİZ RESUL GÖNDERMEDİKÇE CEZA VERECEK DEĞİLİZ.» demektedir.
Burada geçen Resul kelimesini incelersek: RESUL "gönderilen, söz,
mesaj" anlamına geldiği gibi "sözü, mesajı getiren" anlamına da gelir.
Bu ayeti ve ayette geçen RESUL kelimesini incelediğimiz zaman şunları
söyleyebiliriz: Allah insanlara ilahi mesajları ve ilhamları Peygamberler
aracılığı ile gönderdiği gibi peygamberler dışındaki bir kısım vasıtalarla
da gönderir. Bu vasıtalar rüya, düşünsel veya sezgisel ilhamlar olabilir.
Yani evrenin her bir parçasının insan aklında ve duygularında
çağrıştırdığı şeyler, rüyalarla anlatılan bir kısım gerçekler "gönderilen
söz, mesaj" kapsamında düşünülebilir. Tabii ki gönderilen söz ve mesajlar
özeldir, yani sadece o kişi tarafından algılanabilir ve bilinebilir. Onun
dışındaki insanlar için bunlar bilinmezlik perdesi altındadır. Dolayısıyla
diyebiliriz ki Allah'ın insanlara gönderdiği mesajlar çok çeşitlidir.
Ve Allah bu gönderdiği mesajların niteliklerine göre insanları sorumlu
tutacaktır.
Şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Allah insanlara ne verdiğini ve
insanların ne alacağını bilir. Allah adildir. İnsanlara adil davranır.
Son söz olarak; Allah'a inanan, Ahirete (yaptıklarından sorumlu
olduğuna) inanan, salih amel (yani iç ve dış barışı sağlayıcı fiiller)
işleyen herkesin cennete girmesi ilahi rahmetten beklenir (doğrusunu Allah
bilir).
İslam Savaş Hukuku - İslamda Cihad
Niçin Yapılır?
Şunu açıkça belirtmek isteriz ki cihad denince akla hemen silahlı savaş
gelir. Halbuki cihad çok geniş bir kavramdır. Cihad, çaba, mücadele,
gayret anlamlarına gelen bir kavram olup sözlü ve fiili düşünsel,
psikolojik ve fiziksel tüm çaba ve mücadeleleri içine alır. Bu kısa
açıklamadan sonra merak edilen silahlı savaş konusuna geçelim.
İslamda savaş asla dini zorla kabul ettirmek için yapılmaz. Bu konuda
Allah'ın emri açıktır. "Dinde zorlama yoktur." (Bakara:256)
Savaş saldırıyı püskürtmek için yapılır. Bu konuda Kuran'ın şu ayetini
görüyoruz. "Kim sizin üzerinize saldırırsa, sizde tıpkı onların
saldırdıkları gibi (saldırılarına karşılık olarak) saldırın. Allah'tan
sakının. Ve, Allah'ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin." (Bakara:194)
Bu ayetlere göre Kuran, inananlara saldırmayanları kendileriyle iyi
geçinilmesi gereken kimseler olarak görür. Ama Müslümanlara saldırdıkları
zaman Müslümanlar bu saldırıya cevap verir. "Sizinle din konusunda
savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmak ve
adaletli davranmaktan Allah sizi men'etmez; çünkü Allah adaletli
davrananları sever. Allah sizi ancak sizinle savaşan, yurtlarınızdan
çıkarmış ve çıkarılmanıza arka çıkmış olanlarla dostluk etmenizden
meneder." (Mümtehine:8-9)
Saldırıyı önlemek söz konusu olduğu zaman; Kuran saldırının ilk işareti
görülür görülmez savaşa girilmesine izin vermez. Hatta saldırı başladıktan
sonra bile savaşa meydan vermeden mümkünse onu durdurmaya çalışır: "Eğer
herhangi bir ceza ile karşılık verecekseniz size yapılanın aynısı ile
karşılık verin. Sabrederseniz andolsun ki; bu elbette daha hayırlıdır."
(Nahl:126)
İşte, oldukça açık yargılar taşıyan bu ayetler ispat etmektedir ki;
Peygamber uygulamasında kendini bulan, İslam Dini'ne göre savaşın sebebi;
bir ideolojiyi veya bir dini başkalarına zorla kabul ettirmek değil aksine
bir saldırının önünü almaktır.
Peygamberimiz zamanında savaş iki nedenle yapılmıştır:
1- Düşmanlar saldırılarını doğrudan doğruya Peygambere yöneltiyorlardı;
O da bunlara karşılık veriyordu.
2- Müslümanları inançlarından döndürmeye zorluyorlardı. Bu durum
karşısında Peygamber, düşünce ve inanç hürriyetine dokunulmasına engel
olmaya çalışıyordu. Gerçekten de eğer Peygamberimiz savaşa girmişse bu
sadece düşünce hürriyetini sağlamak ve inananları inançlarından döndürmeye
çalışan kimselere karşı savunma içindi. Bu kesinlikle anlaşılmalıdır ki;
Müslüman değil diye hiç kimse öldürülemez. İnançsızlığı yüzünden kimseye
dokunulmaz.
Şimdi Kuran'daki diğer ayetlere geçelim.
"Size savaş açanlarla, siz de Allah yolunda savaşın, ancak aşırı
gitmeyin. Şüphesiz Allah aşırı gidenleri sevmez; onları (size savaş
açanları) nerede yakalarsanız öldürün. Onları sizi çıkardıkları yerlerden
(işgal ettikleri yerlerden) çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Onlar
Mescid-i Haram yanında orada sizinle dövüşünceye kadar siz de onlarla
dövüşmeyin. Fakat sizi öldürürlerse siz de onları öldürün. Bununla beraber
vazgeçerlerse siz de bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok
merhametlidir. Fitneden eser kalmayıncaya, din yalnız Allah'ın oluncaya
kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık
edilmez." (Bakara:191-192-193)
Bu ayetler "İslamın savaş tüzüğü" olarak kabul edilmektedir. İslam
bilginleri bu ayetlerden savaşın ancak saldırıyı püskürtmek amacı ile
yapılabileceği sonucunu çıkarmış ve şu yargıları ortaya koymuşlardır:
1- Size savaş açanlarla Allah yolunda "İlahi adaleti ve barışı yayma
yolunda" siz de savaşın. Şu halde Müslümanlara savaş izninin verilişi,
düşmanların saldırısına bağlanmıştır.
2- Ancak aşırı gitmeyin.
Ayete göre savaşmayan kimseler ve savaş meydanında hiç bir fonksiyonu
bulunmayan ve asla savaşa katılmayan insanlara saldırmak yasaktır.
3- Fitneden eser kalmayıncaya kadar, onlarla savaşın. Savaşın amacı;
baskıyı, sömürüyü kaldırmak barış ve adaleti sağlamaktır. Herhangi bir
dinin, ideolojinin zorla benimsetilmesi de fitnedir. İslam bunu da
reddeder ve bununla mücadele eder.
4- Düşmana, davranışının aynısıyla karşılık verilmelidir. Fakat
saldıranlar ahlak kurallarından uzaklaşmışlarsa İslam savaşçısı bu yolda
düşmanı izleyemez.
Ahlak dışı konularda karşılıklı davranış kanunu uygulanamaz. Mesela
onlar kadınlara saldırırlarsa biz de aynı şekilde davranamayız.
Ölülerimizin cesetlerine saygısızlık yaparlarsa bizler hiç bir zaman
onları bu yolda taklit edemeyiz.
5- Savaşta meşru olan ve olmayan hareketler:
a) Din adamlarına
dokunulmaz. c)
Çocukları, ihtiyarları ve kadınları öldürmek yasaktır.
d) İslam bir
toplumu imhayı reddeder.
e) Savaşılan ülkeyi tahrip yasaktır. (M. Ebu
Zehra. İslamda Savaş Kavramı)
Savaş Esirleri:
Savaşta bile insan onuruna saygı gösteren İslam, Müslümanları esirlere
karşı da merhametli olmaya çağırır. Peygamberimiz "Esirlerinize iyilikle
davranınız!" demiştir. Bedir Savaşında alınan esirlere iyilikle ve saygılı
bir şekilde davranılmasını emretmiştir. Müslümanlar da bu emre uyarak
yiyecek konusunda esirlere öncelik tanımışlardır.
Savaş esirleri konusunda İslamın temel direktifleri nelerdir? Onlara
hürriyetlerini mi verir yoksa kendilerinden fidye mi alır?
Bu konudaki ayetler şöyledir:
"Nihayet onların gücünü kırdığınız zaman artık bağı sıkı tutun(onları
öldürmeden ve yaralamadan tutsak edin). Ondan sonra ya iyilik yapın
(karşılıksız serbest bırakın) yahut fidye alın." (47:4)
Kuran’ın bu ayeti iki şıktan birinin seçilmesi gerektiğini
göstermektedir. Ya karşılıksız serbest bırakma, yahutta fidye ile serbest
bırakma, bunun dışındaki uygulamalar İslami değildir.
Savaşta bile işkence yasaktır.
"El, ayak, burun, kulak keserek cezalandırmak yasaktır."(Sünen-i Ebu
Davud, Tercemesi, Cilt:10 sh. 217)
"Öldürmede bile insanların en iffetlisi, merhametlisi müminlerdir."(Ebu
Davud Hds. No:2666)
Buradaki iffetli (merhametli) kelimesi en şefkatli, en merhametli ve
yaratıkların organlarını kesmek ve bağlamak şeklinde onlara işkence
etmekten en çok sakınan manalarına gelir. Çünkü İslam "Şüphesiz Allah her
şeyde iyi ve mükemmel olanı farz kılmıştır. O halde siz öldürdüğünüz
zaman, öldürmeyi (merhametlice) yapın. Bir hayvanı keseceğiniz zaman
bıçağı iyice bileyin ve hayvanı dinlendirin." (Tirmizi diyet:14, İbni Mace
Zebaih:3) (Ahmed Bin Hanbel 4:123125) İslam, bu gibi buyruklarla
Müslümanların kalplerine merhameti ve şefkati yerleştirmiştir. Bu nedenle
gerçek Müslümanlar bir şefkat ve merhamet örneği oldukları için savaşta
düşmanı öldürürken dahi onun organlarını keserek ona işkence yapamazlar.
Bu kesinlikle yasaktır. (Ebu Davud C.10 s. 270)
Savaşta kadınları öldürmek yasaktır.
Abdullah bin Ömer'den rivayet edildiğine göre: Resulullah'ın bulunduğu
savaşlardan birinde bir kadın ölü bulundu. Bunun üzerine Resulullah
kadınlarla çocukların öldürülmesinin İslamda yasak olduğu söyledi. (Ebu
Davud, Hds. No:2668, Buhari Cihad 147-148, Müslim Cihad 25-26, Tirmizi
Siyer 19, İbni Mace Cihad 30, Darimi Siyer 24, Muvatta Cihad 29, Ahmed Bin
Hanbel c. 2: 23-22, 76, 91)
Yani savaşta savaşmayan insanlarla savaşılmaz, silahsız insanlara
dokunulmaz. (Aliyyül Kari, Mirkatül Mefatih c. 4:237)
Peygamberimiz Mekke fethinde Mekke halkına şöyle seslenmiştir: "Ey
Kureyş topluluğu! Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?"
diye sordu. Kureyş topluluğu: "Sen kerem ve iyilik sahibisin. Bize hayır
ve iyilik yapacağını umarız" dediler. Bunun üzerine Peygamberimizi; "Benim
halimle sizin haliniz, Yusuf'un kardeşlerine yaptığı gibidir. Hz.Yusuf
kendisine komplolar kuran kardeşlerine şöyle seslenmiştir: `Bugün ve
bundan sonra benim tarafımdan size başa kakma ve serzenişte bulunma gibi
herhangi bir eza ve cefa düşünmeyin. Ben hakkımı helal ettim` " diyerek
hepsini AFFETTİ. (Taberi, İbni Sad)
Hz.Peygamber daha Medine'ye gelir gelmez yerli ahali ve Yahudilerle
imzaladığı vesikayla karşılıklı hak ve yükümlülükleri açıkça tanımladı. Ve
ortak bir konsensüs sağlamayı başardı. Buna göre Müslüman olmayanlar kendi
din ve düşüncelerinde yaşama biçimleri ve ibadetlerinde özgür olacak,
kimse onlara müdahale etmeyecek ve İslam Devletine verdikleri vergi
karşılığında yabancı saldırılara karşı korunacaklardı. Hz.Ali, Mısır
Valisi Malik bin Eşter'e gönderdiği mektubunda bunu sistemli bir hukuki
ifadeye döktü. Hz.Ali'ye göre Müslümanların yönetiminde yaşayan insanlar
iki gruba ayrılıyordu. Biri "dinde kardeşlerimiz olan Müslümanlar" diğeri
de "yaratılışta eşlerimiz olan gayri müslimler" Her ikisinin de korunmuş
hakları vardı. Tarihte hiçbir kültür kendinden başkasını böylesine
ontolojik ve insanı bir temele oturtup yüceltebilmiş değildir. Nitekim
Hz.Ali'nin bu çarpıcı tanımı Kuran’ın bütün insanları tek bir nefisten
yarattığına ilişkin bir ayetine ve Peygamberin "bütün insanlar Adem'in
çocuklarıdır. Adem de topraktandır" hadisine bir vurguydu.
Müslüman olmayan cemaat ve halkların kendi din ve hukuki inanışlarını
sürdürme haklarını teminat altına alan bu geniş ve özgürlükçü perspektif,
İslam toplumunda sosyal kültürel temele dayalı bir çoğulculuğun
gelişmesine yardım etti ve Hıristiyan, Yahudi, Mecusi, Hindu, Budist ve
benzeri din ve inanışlara bağlı kültür ve cemaatlerin günümüze kadar din
ve kültürel varlıklarını koruyup sürdürmelerini sağladı. Şu bir gerçektir
ki, eğer Müslümanlar, batılılar gibi diğer kültürler, dinler ve halklar
karşısında baskı ve asimilasyon politikası uygulasalardı, İslam'ın devlet
olduğu ülkelerde ne Hıristiyan ne de Budist ve benzeri kalırdı. Örneğin;
İslam (Endülüs Emevileri) İspanya'da yüzyıllarca devlet olmasına rağmen
Hıristiyanları {ve Yahudileri} inançlarında zorlamamış, onları asimile
etmemiştir. Buna karşın Hıristiyanların hakimiyetindeki İspanya'da tek bir
Müslüman kalmamıştır...
Dinlerin Dejenerasyonu
Yıkmak yapmaktan daha kolaydır kaidesine insanoğlu her zaman uyduğu
için, dini kavramların üzerinde fazla düşünmeden dünyevi niteliklere atıf
yaparak düşünmeye başladı, çünkü dillerin alfabeleri olan semboller eğer
dikkat edilmezse onları bu şekilde düşünmeye zorluyordu. Allah’ın
sıfatlarının imajdaki yeri semboller vasıtasıyla tabiat güçlerine
yollamalar yapılarak sağlamlaştırılabiliniyordu.
Allah besleyiciydi, üreticiydi, yoktan var edendi, eşi bulunmazdı,
şimdi onu düşünebilmek için insanın tabiatta bulunan nesnelere yollamalar
yaparak, yani O'nun sıfatlarını tabiatta sembolize edebilecek nesneler
bularak tahayyül etmesi gerekiyordu. Binlerce sene önce baba çocuğuna
şimdi de olduğu gibi şöyle açıklamalarda bulunmuştu: "Allah, toprak
gibidir, tarla gibidir, sanki onu yoktan var eder sanırsın. Allah güneş
gibidir, gökte tek basına şaşalı, hakim ve kudretli, iyileri ısıtan,
kötüleri yakan" Bu tip sembolik ifadeler henüz tehlikeli değildi, zira
semboller benzetmelere dayanıyordu. Fakat bir müddet sonra benzetmelerin
yerini özdeşleştirmeler aldı. Benzetmenin arkasından eğer önlem alınmazsa
özdeşleştirmenin geleceği aşikardır.
Bu, hem dilin kompleksleşmesinin ve hem de psikolojik bir sürecin
sonucu hasıl olmuştu. Zamanla benzetmeler kalkarak özdeşleştirmeler
başladı. Artık Allah toprak olmuştu, tarla olmuştu. Böylece ilahi güç
seküler kavramlarla izah edilmeye çalışılırken, ilahi güç resmen seküler
bir güç olmuştu. Biz arkeolojinin de yardımıyla dejenerasyonun bu
safhasında, Tevhid inancının ilk kez somut dünya yahut toprak ile
özdeşleştirildiğini sanıyoruz. Tevhidin toprakla, diğer dini kavramların
sekülarize edilmesiyle daha önce bahsedilen bir "Ana Tanrıça" kültü
oluştu.
Bu da, yani toprağa dayalı kültten dini güce dayalı külte geçiş yine
semboller ve özdeşleştirme yoluyla olmuştu.
Toprak, kadın gibi doğurgandı, ürün verendi, besini sağlayıcı özelliği
vardı. Böylece topraktan, dişi bir güce dayalı külte geçiş başladı. kadın
yahut dişilik, toprağı yani yaratıcıyı sembolize ediyordu artık. Bu kült,
Alt Paleolitik dönemde ortaya çıkmış görünüyor. Arkeolojik bulgulara göre
bu kült, Sibirya, Ukrayna, Baltık, İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya,
Yunanistan, Anadolu, Mezopotamya vs pek çok yere yayılmıştı. Bu ve diğer
bölgelerdeki kazılarda bu dişi gücü sembolize eden figürler bulundu.
Anadolu'da bu kültün varlığı Çatal Höyük ve Hacılar'da yapılan
kazılarda ispatlanmıştır. Toprak, ana olunca, ikisi birlikte "Toprak Ana"
yahut "Ana Tanrıça" oldu. Fakat insanların özdeşleştirme sevdaları ile
yeni bir ilahi güç ortaya çıkıyordu. "Ana Tanrıça" olunca, onu dölleyen
bir de "Baba Tanrının" da olması gerekirdi. Toprak, ana olduğuna göre, Gök
de baba olmalıydı. "Gök Baba" Mısır tapınaklarında "Toprak Ana" yahut "Ana
Tanrıça"nın üzerine abanmış ve onu sarmış olarak gösterilir.
Böylece Hindistan'da rahim figürlerinin yanında erkek cinsel
organlarını temsil eden figürler yapılmaya başlandı. Bu donemler süresince
kuşkusuz peygamberler geldi, ancak bu inançlar artık bir önyargı olmuştu
ve Einstein’ın dediği gibi "bir önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan
daha güçtü"
İnsanların zihinlerindeki imajlar, Ana imajından Baba imajına kaydı.
Dini kavramlar bu iki ana imaj etrafında toplandı. Tarihi olarak bu dönem
yaklaşık 10.000 sene öncelerine, Mezolotik ve Neolotik dönemlere tekabül
eder.
"Gök Baba"nın yeni yeni görünmeye başladığı ilk dönemlerde, "Toprak
Ana" ile aralarında fazla fark yoktu. "Gök Baba" "Toprak Ana"yı dölleyince
bahar olur, buğdaylar olgunlaşırdı. Hindistan, Çin ve Hollanda'da bu inanç
hala hayret verici şekilde sürer. Hasat mevsiminde, ürün bol olsun diye,
Hollandalı erkek üstte Hollandalı kadın altta olduğu halde buğday
tarlalarının üstünde birleşirler. Aynı gelenek Çin’de de görülür...
Nuh Tufanı
...Birkaç mümin dışında kavmi ona alay ve hakaretlerle karşılık
vermişti. Putperestlikte direnen, "getir şu azabı da görelim" diyen kavme
artık azabın gelmesi yaklaşmıştı. Kuran-ı Kerim'de Hud Sure