|
Turan
Dursun Kitaplarındaki Tavrı:
1-Kitaplarında
genellikle Türkçesi olan kaynaklardan alıntı
yapmıştır.
2-İddia
ettikleri şeyler kendi orijinal ürünü değil yıllardır
Hıristiyan-Yahudi oryantalistlerin gündemde tutmaya
çalıştıkları konulardır. Dursun sadece pazarlamacılık
yapmıştır. Zaten bir alıntısında buna yer vererek
“Leoni Caetani öyle diyor, araştırılması lazım” diyerek
zekice okuyucunun aklını karıştırmak istemiş "ama doğru bir
şey yaptığını sanıp, yanlış iş yapan" insanın
yaptığını yaparak onlardan faydalandığının da açığını
vermiştir.
3-Ayetin
ayetle, ayetin hadisle, hadisin ayetle, hadisin hadisle
açıklanacağını bilemeyecek kadar usul bilgisinden habersizdir.
Haberi Vahid'le, Haberi mütevatir'in farkından habersizdir.
4-Kitaplardaki
bir konuyla ilgili, pek çok rivayet arasından, yüzyıllardır
âlimlerin (raviler açısından) seçip kabul ettiği doğru
olanları değil, işine gelen rivayetleri okuyucuya doğru
olarak sunmuştur. Bu da onun ne kadar objektif (!)
olduğunu gösterir.
5-Hadislere
uydurma rivayetler karıştırıldığını söylemiş ama kendisi o
uydurma rivayetleri işine geldiği zaman istediği gibi
kullanmıştır.
6-En
basit olayları bile alaycı bir üslupla ifade ederek,
doğru-yanlış güya kaynak ta göstererek bu konuda hiçbir
bilgisi olmayan okuyucuyu istediği gibi yönlendirmeye
çalışmıştır.
7-“Bozacının
şahidi şıracı” sözünde olduğu gibi İlhan Arsel’le paslaşmakta
birbirlerini kaynak göstermektedir. Bir fetva kitabındaki,
“…Tavaif-i nisadan biri talak-ı bain ile zevcinden talik
oldukta akil ve baliğ olmayan bir velede veyahut bir sabiye
veyahut içi göçmüş bir pire nikah olsa, badehu ondan da
talak-ı bain ile talik olsa, önceki zevci ile nikahı caiz olur
mu?” Yaşlı erkek anlamına gelen “Pir”
kelimesini “Pire” anlayacak kadar ilmi(!) salahiyeti
olan kişiyi - Arsel'i -kavalye kabul ederek dans etmiştir.
*Bir
sabataist olduğu iddia edilen İ.Arsel, Vehbi Koç'un damadı,
Semahat Arsel'in kocasıdır. Sabataistliği ile ilgili olarak
bkz. www. orienternet.de /sabataylist.htm
TURAN DURSUN'UN
ARAPÇASI-ÇARPITMALARINDAN ÖRNEKLER
T.Dursun şöyle diyor:
—Daha
öncelere dayanır. Klasik Arapça, Fusha Sahih Arapça deniliyor
ki, asıl Arapça, bozulmamış Arapça. O bozulmamış Arapçayı çok
iyi bildiğimi söyleyebilirim. Bugünkü Arapçayı da bilirim, ama
o ölçüde değil. Arapçayı bilmemin önemi şurada, islam
kaynakları o Arapçayla yazılıdır. Hem Kur'an, hem hadis tüm
İslam kaynaklarında. Ayrıca benim uzmanlık alanım var.
Örneğin, fıkıhçıyım ben, yani islam hukukçusuyum. Kelamcıyım,
İslam kelamcısıyım. O da ayrı bir daldır. Hadis bilimcisiyim,
yani bir hadis nasıl çürük olur, nasıl sağlam olur. Usulü
hadisten bilinir, Usulü hadisçiyim. İslamın bu dallarını
sadece meslek olarak da değil, özel çabalarımla da öğrenmeye
çalışırım. Yani beni bu alanda, karşımda olanlar da yanımda
olanlar da uzman olarak görürler. Ayrıca doğubilimciyim. Ben
şimdi, kendimden sıkılıyorum anlatmaktan. Bu arada tüm
dinlerin kutsal kitaplarını karşılaştırdım. Bir din
etnologuyum." (Din Bu I/
97)
Sarfı, Nahvi,
bedi-beyanı, tefsiri, hadisi, fıkhı, kelamı, mantıkı, sıhahı,
usulü hadisi, usulü tefsiri, usulü fıkıhı,
aruzu, İslam
Tarihini,astronomiyi çok iyi bilen, aynı zamanda embriyoloji
alanında uzman ve din etnologu olan mütevazı (?) yazarın
bunları ne derece bildiğini makalelerinde göreceğiz. Askerde
Türkçe okuma yazma öğrenmiş birisinin kitaplarında yaptığı dil
hatalarına da hiç değinmeyeceğiz.
Aşağıda ki bölüm
Prof. Dr. Süleyman kitabından alınmıştır:
1.1-T.DURSUN, Hz,
Peygamber'in, azl (doğumu önlemek
için, boşalmadan önce ayrılma) ile ilgili bir
sözünü aktarıyor:
Ebu Said el
Hudrî anlatıyor:
—Peygamberle
birlikte Benû Mustalık Gazası'na çıktık. Ve Arap
tutsaklarından tutsaklar elde ettik. O sırada kadınlar
iştahımızı çekti. Bekârlık çok güç gelmişti bize o günlerde.
Ve azil yapmak istedik. İstiyorduk azil yapmayı Ancak,
"Peygamber aramızdayken ona sormadan nasıl azil yapacağız?"
dedik ve gidip peygambere sorduk. Peygamber de azl yapmamakta
sizin için bir sakınca yoktur. (Yapabilirsiniz
de. Yapmayabilirsiniz de.) Ama bilin ki,
kıyamet gününe değin meydana gelecek bir yavru, ne olursa
olsun meydana gelir."(DİN BU I,
34)
Bu metinde geçen
"yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur" cümlesi,
“Mâ aleyküm ellâ te’falû"dur. Bunun Türkçe anlamı,
"Yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur" değil,
tam tersine "Yapmamanız için bir gerek yoktur,
yapabilirsiniz" demektir. Yani hadiste, yazarın
söylediğinin tersi söylenmektedir. Yapmamanızda bir sakınca
yoktur değil, yapmanızda bir sakınca yoktur. Hattâ
mâ nâfiye (olumsuz
edatı) da olabilir ki
o zaman "Neden yapmayacaksınız?" anlamını
verir.
1.2-T.DURSUN
“DİN BU II” 46 ncı sayfasında, Arapça metni şöyle
çevirmiştir:
Birçokları gibi
lbn Hazm'ın da, sâbiîlerden, tapınaklarından, ibadetlerinden
söz ederken yazdıkları şunlar da var: (lbn Hazm, el
Fasl, 1/88)
"Ancak
onlar (Sâbiîler), 7 yıldıza ve
12 burca saygı göstermek gerektiğini söylerler ve bunların
suretlerini (resimlerini,
heykellerini) tapınaklarında
yapıp bulundururlar. Bunların kadîm (öncesiz ve
sonrasız) olduklarını da
söylerler. Bunlara kurbanlıklarla ve darıyla yakınlaşmaya
çabalarlar. Bir gündüz ve gece içinde, Müslümanların
namazlarına benzer beş vakit namazları vardır. Ramazan ayında
da oruç tutarlar. Namazlarında, Ka'be'ye, el Beytü'l-Haram'a
dönerler (kıbleleri
Kabe'dir). Mekke'ye ve
Ka'be'ye saygı gösterirler. Ölü etini, kanı, domuz etini haram
sayarlar. Müslümanlara haram sayılan kurbanları onlar da haram
sayarlar. Hindistanlılar da Buda'ya (ya da
putlara) yıldızlar
adına tasvir (resim,
heykel) ve saygı
anlamında buna benzer bir yol izlerler. Arap toplumundaki
putların kökenini de bu oluşturur.(l/88.)
Burada
sâbiîlerin, yıldız tanrılara "kurbanlıklarla ve darı ile
yaklaşmağa çalıştıklarını ifade ediyor. Arapça metindeki
“ed-Dehanü” kelimesini, darı diye çevirmiş ve
sâbiîlerin, kurban yanında darı ile de tanrılara
yaklaştıklarını söylemiş.
Bildiğim
kadarıyla tarihte hiçbir millet tanrı diye taptığına darı
takdim etmemiştir. Çünkü darı, tanrıya takdim edilecek bir
değerde görülmez. Aslında metinde geçen “ed-Dehanü”
kelimesi darı değil, "duman, buhur, tütsü"
demektir. Tanrılara kurban kesenler, buhur yakarak, güzel koku
ve tütsü ile ibadetlerini mabudlarına takdim ederler. Dini
törenlerde, mevlitlerde buhur yakmak, tütsü ile topluluğa
güzel koku yaymak, hâlâ yapıla gelmektedir.
Şimdi bu kadar
basit şeyi dahi bilemeyen bir insanın, ana dilinden daha iyi
Arapça bildiğini iddia etmesi uygun mudur? Bu iddia sahibinin,
diğer metinlere yaptığı çevirilerin ne derece aslına uygun
olduğunu okuyucu düşünmelidir. (Gerçek Din Bu 1,
Süleyman ATEŞ,11-14)
1.3- Şu örnekte
Dursun’un çarpıtmalarından bir örnektir ve S. Ateş’in
kitabından alınmıştır.
Turan Dursun,
yine Hz. Muhammed'in, güya şehvetperestliğini kanıtlamak
hevesiyle, Gazali’nin İhyasında yer alan bir rivayete
tutunmaktadır:
"O dönem
Araplarında şehvet (erkeklik
gücü), en başta
gelen bir özellikti. Bunu, Gazâlî, İhyâ'u Ulûmi'd-dîn
adlı kitabının Âdâbu'n-Nikâh bölümünde uzun uzun anlatır. Ve
bir örnek verir: Ali’nin oğlu Hasan'ın, bir alışta "altı karı
birden aldığını, sonra çok geçmeden bunları boşayıp yenilerini
aldığını, bu torunu Muhammed'e anlatıldığında, Muhammed'in:
'O, yaratılışta da, huyda da bana benziyor' dediğini"
söylüyor.
Yazar,
Gazali’nin ibaresini tahrif etmiş. Çünkü Peygamber’in
devrinde, torunu Hasan'ın, dört kadın değil, bir kadın alması
da mümkün değildi. Hasan, hicretin dördüncü yılında doğmuştu.
Peygamber’in vefatı sırasında o, sadece altı yaşında idi. Altı
yaşında bir çocuğun dört kadın alması, sonra tez zamanda
bunları boşayıp yerine başkalarını alması, bunu duyan
Peygamber’in de onu övmek için "O yaratılışta da, huyda da
bana benziyor" demesi mümkün müdür?
Turan Dursun'un,
bu tahriften amacı, dört kadın alıp, tez zamanda bunları bir
başka grup kadınla değiştirmiş olan torunu Hasan'ın bu
davranışını Peygamber’in beğenmiş olduğunu, böylece
Peygamberin şehvet düşkünlüğünü anlatmaktır. (Gerçek Din Bu
I.s.31-32)
1.4-Dursun’un
çarpıtmaları bir iki değil ki onlardan bir başkası da şudur:
Ahzab
suresindeki şu ayet inince: “Eşlerinden dilediği
(nin
nöbetini) geri
bırakır, dilediğini yanına alırsın. Boşadığın eşini de arzu
ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin. Bunda
senin üzerine bir günah yoktur…” (Ahzab/51) güya Hz.
Aişe şöyle demiştir:
"Mâ
erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke".(1)
“Görüyorum
ki, senin Allah'ın yanlızca senin şeyinin keyfini yerine
getirmek için koşuyor.”
Yukarıda ki Hz.
Aişe'nin sözüne bu
anlamı vererek,
maksadını gerçekleştirmek için elinden gelen her şeyi yapan
bir yobaz görüntüsü vermektedir.
T.Dursun’un
çarpıtarak söylediği, Hz. Aişe'nin söylediği sözün doğru
tercümesi şudur: “Kanaatim şudur ki, Rabbin senin arzu ve
isteğini geciktirmeden hemen (ayeti indirmek
suretiyle) yerine
getirir.”
1.5-Turan’ın
çarpıtmalarından bir örnek daha: "Peygamberin döneminde
"gece baskınları" düzenlenirdi. Peygamberin emriyle "Öldür,
öldür!" şiarları haykırılırdı. Sonra da yağmaya girişilirdi.”
(Ebû
Dâvûd, Cihâd/102, hadis 2638; ibn Mace, Cihâd/30, hadis
2840).
Filistin'de
"Übnâ (sonraları 'Yübnâ')" denen bir yere Peygamber bir baskın
düzenlemişti. Baskını yapacaklara da şu buyruğu
veriyordu:
-
Sabahleyin Übnâ'ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak! Ve
"Übnâ" köyü yakılıyordu. İçindekilerle
birlikte.”
(Ebû
Dâvûd, Cihad/91, hadis 2616, c. 3, s. 88, ayrıca s. 124'teki
2'nolu not: ibn Mace, Cihâd/31, hadis No: 2843, c. 2, s.
948).
Düşmanın
bulunduğu yerdeki ağaçlar, ürünler de yakılır, ya da
kesilirdi.
Peygamber
Benû Nadir kabilesinin hurmalıklarını yaktırmıştı…
Peki, işin
doğrusu neymiş şimdi ona S. ATEŞ'in Kitabından onu öğrenelim:
“Übnâ baskını, durup dururken yapılmış bir şey değildir. O
bölge halkı Müslümanları sürekli rahatsız ediyordu.
Peygamberin elçilerini öldürmüşlerdi. Onlara bir ders vermek
gerekince Peygamber, Üsâme kumandasında bir ordu göndermek
istedi. Üsâme Peygamber'in, kendisine şöyle emrettiğini
söylemiştir:
— Sabahleyin
Übnâ'ya baskın yap, sonra yak!" (Ebû Dâvûd, Cihâd: 91; Ibn
Mâcc, Cihâd: 31). Hadisin metninde olan sadece budur. Hadiste
kastedilen, köylülerin evlerini ve ekinlerini yakmaktır. Ibn
Mâcc'nin yaptığı açıklama böyledir (2/948, not: 2843). Turan
Dursun, hadis metninde olmayan şu ilâveyi yapıyor: "Übnâ
köyü yakılıyordu, köy halkıyla birlikte." Hâlbuki
hadisle köy halkının yakıldığından söz edilmez ve Üsame'nin
gidip köyün ekinlerini yaktığı da anlatılmaz.… Peygamber asla
köy halkını yaktırmamıştır. Savaşın sonucuna katkısı yoksa
ağaçlara, ekinlere dokunulmaz, ağaçlara, hayvanlara dokunmama
hususunda Hz. Ebûbekir'in de emri vardır.Ayrıca Yahudi
olan Nadîr oğullarının birkaç hurma ağacını kestirmesinden
maksat onları korkutup kan dökülmeden teslim olmağa zorlamak
idi. Gerçekten adamlar savaşsız olarak Peygamber'in şartlarını
kabul edip, taşınır mallarını develere yükleyip gitmeğe razı
olmuşlar ve bu toprak Müslümanların eline geçmiştir. Fakat
Peygamber bütün hurmaları kestirmiş değildi. Sadece birkaç
ağaç kestirdi. Bunu gören Nadîr oğulları, şartları teslim
şartlarını kabul ettiler. (Gerçek Din Bu, 85-87)
Acaba,
ağaçların
kesilmesindense, savaşa girip, hümanist geçinen Turan’a göre
her iki taraftan ta yüzlerce kişinin ölmesi, kendisini
daha mı mutlu ederdi bilinmez?
HZ. MUHAMMED- HZ.
HATİCE-YAŞANTILARI
1-Hz
Hatice:40 yaşlarında
iki çocuklu, dul.
1.1–25 yaşında
genç, ahlaklı, namuslu, yakışıklı, Mekke’de aristokrat sayılan
bir sülaleye mensup ve asil birisi olan Hz.
Peygamber daha gençliğinde iken sadece zenginlerin üye
olabildiği “Hılfu’l-fudul” derneğine zengin
olmadığı halde kabul edilmişti, isteseydi genç, zengin birçok
kızla evlenebilirdi. Eğer gayesi zenginlik, cinsellik, makam
ya da bunların dışında bir şey olsaydı, ilk evliliğini niye
Hz. Hatice gibi kendisinden büyük, iki defa evlenmiş dul ve
iki çocuklu, yaşça kendisinden büyük birisiyle
yapsın?
1.2-Eğer,
Hatice zengin olduğu için onunla evlenmişse, niye eşi
tarafından kendisine hediye edilen köle Zeyd’i bile azat edip,
onu üvey evlatlığa kabul etsin?
1.3-O
toplumda, eşi Hatice’nin malını istediği gibi harcamak hakkına
sahipken niye lüks ve israf içerisinde yaşamayı tercih edip
sosyete içerisine katılmasın?
1.4-Ramazan
ayı boyunca, Nur dağında ki Hira mağarasına çekilip murakabeye
dalıp yanında götürdüğü azıkla yetinsin?
1.5-Eğer
eşinin parasını yemek için onunla evlendiyse, Saib’le niye iş
ortaklığı yapsın, evlendikten sonra niye ticaretle uğraşmaya
devam etsin?
1.6-Peygamber
efendimiz, peygamberliğini ilan ettiği zaman Mekkeli
müşrikler, amcası Ebu Talib aracılığıyla peygamberimize şu
teklifte bulunurlar: ‘Ey Muhammed eğer sen para istiyorsan
sana para verelim, başımıza başkan olmak istiyorsan seni
başkan yapalım, eğer istiyorsan seni kabilemizin güzel
kızlarıyla evlendirelim. Yeter ki sen bu davadan
(yani İslam’ı
anlatmaktan) vazgeç.
Peygamberimiz onlara şu cevabı verir:
“Bir elime ayı,
bir elime güneşi koysanız ben bu davadan vazgeçmem”.
Demiştir.
Mekke dönemi
işkence ve zorlukla geçen Peygamber (a.s) Mekkelilerin
“Seni başkan yapalım bu davadan vazgeç” tekliflerini
niye kabul etmesin?
Hâlbuki bu
teklifi kabul etseydi Mekke şehir devleti başkanı sıfatıyla
istediği her şeye kolayca ulaşabilirdi. Ne kendisi ne de
kendisine tabi olanlar ileride sıkıntı çekmezdi.
Kadın düşkünü
olduğu iddia edilen Peygamber (a.s) “Seni kabilemizin güzel
kızlarıyla evlendirelim” teklifini kabul etseydi,
istediğine çok daha kolay ulaşmaz mıydı?
1.7-Hz.
Peygamber, Hz. Hatice’nin tüm malını ve kendisinin ticaretten
kazandığını Allah yolunda dağıtmış, daha sonra kendisine
gönderilen hediye ve altınları da fakirlere dağıtacaktır.
1.8-
Kadını düşkünü(!) olduğu iddia edilen Hz. Peygamber niye Hz.
Hatice ile 25 sene yaşasın?
1.9- Hz.
Hatice ile peygamberimiz 25 sene evli kalırlar. Hz. Hatice,
peygamberimize : “Ey Muhammed ben yaşlandım, artık başka
hanımla evlen” deyince “Böyle söyleme Hatice,
üzülürüm.” Diyen Peygamber o zaman niye
evlenmesin?
1.10-Hz.
Peygamberin ölümünden sonra miras olarak bıraktığı tek şey
“Fedek” arazisidir. Hz. Ebu Bekir, Hz. Peygamberin “Biz
Peygamberler miras bırakmayız” hadisini naklederek o
araziyi de devlet hazinesi olan “Beytü’l –Mâl”e “ almış ve
halkın menfaatine sunmuştur.
1.11-Bir
devlet başkanı olan ve zenginlik içinde yaşadığı ima edilmeye
çalışılan Hz. Peygamber, vefat ettiğinde canı kadar sevdiği ve
hayattaki tek kızı olan, Hz. Fatıma’ya niye hiç miras
bırakmasın?
1.12-Hz.
Fatıma'nın çeyizi: üç minderden başka, Saçaklı bir halı, İçi,
hurma lifi ile doldurulmuş bir yüz yastığı, iki tane el
değirmeni, Bir tane su tulumu (kırba),Topraktan yapılmış bir
su testisi, Meşinden yapılmış bir su bardağı, Bir elek, Bir
havlu, Tabaklanmamış bir koç postu, Eskiyip tüyü
dökülmüş Yemen dokuması alacalı bir kilim, Hurma
yaprağından örülmüş bir sedir, Yemen işi alacalı iki elbise,
Bir kadife yorgan, dan ibaretti.
Geceleri;
üzerinde uyudukları, gündüzleri de, biraz kestirip
uykusuzluklarını giderdikleri döşekleri, koç postu idi. (İslam
Tarihi, Asım KÖKSAL, 9/ 258, ibn-l Sa'd-Tabakat, c. 8, s.
8-25, Diyarbekrî-Hamîs, c. 1, s. 463,
Kendi öz kızını
Hz. Ali ile evlendiren Hz. Peygamberin kızına verdiği çeyiz
bunlardan ibarettir.
1.13-“Genç
yaşta yaşlı ama zengin Hatice’yle evlendi ve onun parasını
yedi” diyenler için şu örnekler onun yaşantısını anlamaya
yeter mi bilemeyiz:
Devlet
başkanı sıfatıyla kendisine verilenler bir gün dahi kalmaz
fakir ve ihtiyacı olanlara dağıtılırdı. Bunun örnekleri
sayılamayacak çoktur.
Hazret-i
Âişe'nin gelin olarak girdiği ve hayatının sonuna kadar
yaşadığı hücre, Mescid-i Nebevî'nin Şam tarafına düşen, kapısı
Mescide açılan, genişliği 6-7 arşından, duvarları kerpiçten,
tavanı hurma bölmeleri ve yapraklarından ibaret, uzunca bir
adam boyu yüksekliğinde bir kulübe idi. Yağmurun sızmasına
mani olmak için tavanın üzerine yün tortusu örtülmüştü. Kapısı
ardıç veya sac denilen bir ağaçtan veya örtüdendi.
(Edebü'l-Müfred S. 202).
Bu mütevazı
hücredeki eşya da: Bir sedir, bir hasır, bir kat yatak, bir
yastık, un ve hurma koymak için iki çanak, bir su kabı, bir su
bardağından ibaretti.
Ehl-i beyt'in üç
gün arka arkaya muntazam bir yemek yediği de vâki değildi.
Ekseriya hurma ve su ile geçinirlerdi. (Sünnen-i İbn-i Mâce C.
2, S. 536).
Bazan ay geçer
de bu mutavâzı hücrenin kandilinin ışıldadığı, bacasının
tüttüğü görülmezdi. (Müsned - İbn-i Hanbel C. 6, S.
217).
Rasûl-i Ekrem,
Hazret-i Âişe'nin hücresinde bulunduğu zaman yiyecek bir şey
bulunup bulunmadığını sorar, o da hiç bir şey bulunmadığını
söylediği vakit o günü oruçlu geçirirler, yahut Medine'li
müslümanlardan biri bir miktar süt gönderir ve bu sütle iktifa
olunurdu. (Müsned - İbn-i Hanbel C. 6, S. 49-
244).
Rasûl-i Ekrem'in
irtihal buyurduğu gün, Hazret-i Âişe'nin evinde bir günlük
yiyecek bile yoktu.
Hz. Âişe, iki
kız çocuğu ile bir şey istemeğe gelen fakir bir kadına bir tek
hurmadan başka verecek bir şey bulamamış, onu da, ona
vermiştir. (Edebü'l-Müfred S. 45).
Hicretin 9 uncu
senesinde Medine'ye gelen mallar ve ganimetler son derece
çoktu. Her taraftan Medine'ye zahire gönderiliyordu. Buna
rağmen Rasûl-i Ekrem'in evindeki hayat tarzı değişmemiş,
değiştirilmemiştir.
Hayber'in
fethinden sonra eşlerine tahsis olunan erzak dahi fakirlere
tasadduk ve misafirlere ikram dolayısıyla vaktinden evvel
tükenir, bazı günler ehl-i beyt aç kalırlardı.
Ehl-i beyt
arasında emir ve reis kızları vardı. Bunlar, babalarının
veya eski kocalarının evlerinde müreffeh bir hayat
geçirmişlerdi. Medine'de herkes az çok refah içinde yaşarken
bunlar, kendilerinin sıkıntı içinde bırakılmalarına
dayanamamışlar, başkaları kadar olsun müreffeh yaşatılmalarım
istemişlerdi. Başkaları İçin hoş görülebilecek olan bu taleb
ehl-i beyt için hoş görülemezdi. Onlar, maddî hayatın geçici
zevklerinden kendilerini uzak tutabilecek dereceye yükselmekle
mükellef birer fazilet ve feragat timsali idiler. Bunun için
iki şıktan birini seçmekte serbest bırakıldılar: Ya dünyayı
tercih edip Rasûl-i Ekrem'den ayrılacaklar yahut âhireti
tercih ederek Hz. Peygamberin evinde kalacaklar, ikisini bir
araya getiremeyeceklerdi.
Yüce Allah bunu
Peygamberine, Ahzâb Sûresi'nin : “Ey Peygamber. Zevcelerine
deki: Eğer sîz dünya hayatını ve zînetini istiyorsanız,
geliniz size talak hakkınızı vereyim de hepinize güzel bir
tarzda yol vereyim. Şayet Allah'ı ve Peygamber'inî ve âhiret
yurdunu istiyorsanız şüphe yok ki Allah, sizden iyilik
eden kadınlar için büyük bir mükafat hazırlamıştır.”
Mealindeki 28 ve 29 uncu âyetleriyle tebliğ etti.
Hz. Peygamber,
bu hususu Hazret-i Âişe'ye açıklayıp anne-babasına danışmadan
karar vermemesini hatırlattığı zaman Hazret-i Âişe'nin cevabı
şu idi: Ya Rasûlallah; ben, Allah'ı ve Rasûlullah'ı tercih
ediyorum. (Tabakat'ı İbn-i Sâd C. 8, S. 47; Müsned C. 6, S.
185, Caetanin’nin İsnad ve İftiralarına cevap, A.KÖKSAL,
s.52–53)
Batılı yazarlar,
"Hz. Peygamber @ Mekke Dönemi'nde Peygamber'di. Medine'ye
geldikten sonra ise hükümdar oldu" demektedirler. Ama gerçek
şudur ki, bütün Arapları boyun eğdirip idaresine aldıktan
sonra da Hz. Peygamber@ dünya nimetlerinden uzak kalmış, aç
kalmış, her türlü imkân bulunmasına rağmen hükümdarlar gibi
davranmamış, kendine dünya servetinden en ufak bir pay
çıkarmamıştır. Sahih-i Buhari'nin Cihad bölümünde şöyle bir
rivayet vardır: "Hz. Peygamber@ vefat edeceği sırada zırhı
bir yahudinin evinde, üç ölçek arpa karşılığında rehin
duruyordu. Vefat ettiği sırada üzerinde bulunan elbiseler de
yamalıydı. Bu, öyle bir zaman, bu fırsat ve imkânlar öyle
arkası kesilmeyen fırsat ve imkânlardı ki, bunlara normal
devletler her zaman sahip olamazlardı. Suriye sınırlarından
başlayarak Aden'e kadar bütün Arabistan fethedilmiş, Medine
meydanı, altın ve gümüş akınına uğramıştı.”
Evde genellikle
aç dururdu ve geceleyin çoğu kere Hz. Peygamber@ ve bütün ev
halkı aç yatarlardı. "Hz. Peygamber@ peş peşe birçok geceyi aç
geçirirdi. 0 ve ev halkı akşam yemeği bulamazlardı."
Peş peşe her gün
iki ay boyunca evinde ateş yanmadığı olurdu. (Hicretin yedinci
yılında oruç farz kılındı diyerek Hz. Peygamberin fazla oruç
tutmadığını ima eden cahillere ithaf olunur.) Hz. Aişe (ra)
bir gün bu durumu anlatırken Urve b. Zübeyr, "Peki neyle
geçiniyordunuz?" diye sorunca Hz. Aişe (ra), "Su ve
hurmayla. Komşularımız ara sıra keçi sütü gönderirlerdi de
içerdik" dedi. Hz. Aişe (ra) şöyle der: "Hayatı boyunca
yani Medine'ye gelişinden vefat edinceye kadar geçen dönemde
Hz. Peygamber@ hiçbir zaman üst üste iki vakit iyice doyarak
yemek yemedi."
Fedek, Hayber ve
diğer savaşları anlatan hadisçiler ve siyer uzmanları, Hz.
Peygamber @, buralardan gelen gelirlerden yıllık masraflarını
alırdı, diye yazmaktadırlar. Bu rivayetlerin zahiri ile Hz.
Peygamber'in@ yokluk içinde yaşaması çelişiyor gibi
görünmesine rağmen her ikisi de doğrudur. Şüphesiz Allah
Resulü @ gelirlerden geçimini temin edecek miktarı alıyor,
geri kalanları fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine veriyordu.
Hatta kendisi için ayırdıklarını da daha sonra ihtiyaç
sahiplerine veriyordu. Hz. Peygamber'in @ açlık çektiği ve
elinde avucunda hiçbir şey olmadığıyla ilgili olaylar
hadislerde sıkça geçmektedir. Bir kaçı daha:
Bir gün Hz.
Peygamber'in@ huzuruna bir adam geldi ve "Çok açım" dedi. Hz.
Peygamber @ mübarek eşlerinden birine; " Yiyecek bir şeyler
gönder " diye haberci gönderdi. Giden kişi döndüğünde,
evde sudan başka bir şey olmadığı haberini getirdi. Hz.
Peygamber @ diğer eşinin evine haber gönderdi, oradan da aynı
cevap geldi. Kısacası sekiz-dokuz evden, sudan başka bir şeyin
olmadığı haberi geldi.
Enes (ra)
anlatır: "Bir gün Hz. Peygamber'in@ mübarek huzuruna
geldiğimde Hz. Peygamber'in@ karnını bir kuşakla çok fazla
sıktırarak bağlamış olduğunu gördüm. Sebebini sorduğumda
oradakilerden biri, "Fazla acıktığı için" dedi.
Ebu Talha (ra)
şöyle der: "Bir gün ben Hz. Peygamber'in @ mescidde kuru
toprağa uzanmış, açlıktan kıvranarak bir o tarafına bir bu
tarafına döndüğünü gördüm."
Bir keresinde
sahabe, Hz. Peygamber'in @ huzuruna gelip açlıktan yakındılar
ve karınlarını açarak kuşaklarının altına bağladıkları taşları
gösterdiler. Hz. Peygamber @ bunun üzerine açlıktan dolayı
kendi karnına bir değil iki taş bağlamış olduğunu gösterdi.
Çoğu kere
açlıktan dolayı sesi o kadar kısılırdı ki, sahabe durumunu
anlarlardı. Bir gün Ebu Talha (ra) eve geldi ve eşine;
"Yiyecek bir şey var mı? Az önce Hz. Peygamber'in @
açlıktan sesinin kısıldığını gördüm" dedi.
Bir gün çok
acıkmış olarak tam öğle vakti evden çıktı. Yolda Ebu Bekir ve
Ömer (ra) ile karşılaştı. 0 ikisi de açlıktan bitkin
düşmüşlerdi. Allah Resulu @ hepsini alarak Ebu Eyyüb el-Ensari'nin
(ra) evine gitti. Ebu Eyyüb el-Ensari, Hz. Peygamber @ için
daima hazır süt bulundururdu. 0 gün gelmesi gecikince sütü
çocuklara içirmişti. Eşi haber alınca dışarı çıktı ve "Allah
Resulü hoş geldi" dedi. Allah Resulü, Ebu Eyyüb'un nerede
olduğunu sordu. Hurmalık yakın olduğu için Ebu Eyyüb el-Ensari
sesi duyarak koştu geldi ve "Hoş geldiniz" dedikten sonra "Bu
vakit, Allah Resulü'nün geldiği vakit değil" dedi. Bunun
üzerine Hz. Peygamber @ durumu anlattı. Ebu Eyyüb el-Ensari
hurmalığa giderek bir salkım hurma koparıp getirdi ve "Şimdi
et hazırlatıyorum" dedi. Hemen bir keçi kesti, yarısını tas
kebap şeklinde yarısını da ateşte kızartarak pişirdi. Yemeği
Hz. Peygamber'in @ önüne koyunca Allah Resulü @: " Bir parça
ekmek üzerine az miktarda et koyarak Fatıma'ya gönder. Birkaç
günden beri bir şey yemek nasip olmadı " buyurdu. Sonra
ashabıyla birlikte yemeği yedi. Birkaç çeşit yemeği görünce
gözlerinden yaşlar boşandı ve: "Allah Teala'nın: "(Verdiğim)
nimetlerden Kıyamet günü hesaba çekileceksiniz " (Tekasür
102/8) buyurduğu işte bunlardır " buyurdu.
Çoğu kere öyle
olurdu ki, Hz. Peygamber @ sabahleyin mübarek eşlerinin yanına
gelir ve "Bugün yiyecek bir şeyler var mı ?" diye sorardı.
Onlar, "Yok" derlerse Hz. Peygamber @, "Öyleyse ben de
oruçluyum" buyururdu. (Son Peygamber, Nedvi, 621–623 )
İnsanlar,
inanmak ya da kâfir olmakta serbesttir ama hiç kimsenin
kendini alleme-i cihan gibi gösterip, olayları olduğundan daha
farklı göstererek, hatta çarpıtarak, cehennemde kendisine
dostluk(?) yapacak insan sayısını artırma hakkı
yoktur.
HZ.MUHAMMED’İN
EVLİLİKLERİ
Kâfirlerin
sürekli gündeme getirdikleri bir konuda Hz. Peygamberin
evlilikleridir. 15 asır önce yaşamış olan Hz. Peygamberin aile
hayatı gözler önündedir. Onu tenkit edenlerin ve liderlerinin
cinsel hayatı ise bilemediğimiz bir konudur. İsterdik ki
onlarda neler yaptıklarını ortaya koysunlar da gerçekler
ortaya çıksın. Ayrıca bir olayı değerlendirirken o zamanın
mevcut şartlarıyla değerlendirmek gerekir. Sırçalı köşkünüzde
oturup ta yüzyıllar önceki olayları kahvenizi içerek
değerlendiremezsiniz.
Geçmiş
toplumlarda çok evlilik olmuştur ve bu yaygındır. Bu sadece
Arap toplumuna has bir âdet değildir. Hz. Peygamber evlenirken
hiç kimseyle zorla evlenmemiştir ve utanılacak bir şey de
yapmamıştır. Eğer toplumun adetlerine aykırı bir şey
yapsaydı şimdiki kâfirlerin fikir babaları olan o dönemin
kâfir ve müşrikleri bunu dillerine dolar ağızlarına geleni
söylerlerdi. Hz. Peygamber “Allah’ım! Ben elimden
geldiğince bütün hanımlarım arasında eşit davranmaya
çalışıyorum. Gücüm yetmediği için yapamadıklarımdan beni
sorumlu tutma. “ diyerek eşleri arasında eşit davrandığını
da ifade etmiş.” Hiçbir zaman T.Dursun’un yaptığı gibi
eşlerini dövmemiş, dövmeyi bırakın bir fiske bile vurmamıştır.
Gençliğinde ve evlendikten sonra zina yapmamış, nikâhlanmış
eşlerinin ve onların çocuklarının ihtiyaçlarını kendisi
karşılamıştır.
Hz. Peygamberle
evlenen hanımlar nasıl bir hayat süreceklerini ve Peygamberden
sonra başkasıyla evlenemeyeceklerini bilmiyorlar
mıydı?:
"Ey
peygamber, eşlerine deki: Şayet sizin istediğiniz dünya hayatı
ve onun ziynet ve süsleri ise, o halde gelin ben size
bunlardan vereyim ve size güzel bir yol verme ile yol vereyim.
Şayet Allah'ı, Rasûlünü ve ahiret yurdunu isterseniz, bu halde
Allah sizin aranızdan iyi huylu ve iyilik sevenlere çok büyük
mükâfatlar hazırlamış bulunuyor. Ey peygamber hanımları, eğer
sizlerden birinden apaçık utanç verici bir fiil ortaya çıkacak
olursa, onun cezası, iki kere katlanarak kendisine
verilecektir ve bu, Allah için gayet kolay bir iştir. Allah'a
ve Resulüne candan bağlı kalıpta aranızdan iyi ve güzel işler
işleyenlerin mükâfatlarını biz iki misli vereceğiz ve ona asil
ve seçkin bir rızk da hazırlamış bulunuyoruz. Ey peygamber
hanımları, sizler diğer kadınlardan herhangi biri gibi
değilsiniz. Eğer Allah'tan çekmiyorsanız edalı
konuşmayın, çünkü kalbinde kötülük bulunan bir erkek size göz
dikebilir. O halde sözlerinizi, herkes için iyi ve makbul
karşılanan bir biçimde söyleyiniz. Evlerinizde vakarınızla
oturun, eski cahiliye devri kadınlarının kendilerini ortaya
attıkları tarz ve biçimlerde siz de insanlar arasında
kendinizi göstermeyiniz. Namazınızı kılınız, zekâtınızı
veriniz, Allah ve Resûlüne itaat ediniz.... Aile
ocaklarınızda okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti
(Hz. Peygamber'in
açıklamalarını) hatırda
tutun.... "
(Ahzab/28-34).
“…Allah’ın
Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını
nikahlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu Allah
katında büyük bir günahtır. ” (
Ahzab/53)
Dikkat edilirse
ayette;
1-Hz.
Peygambere, hanımları isterse kendilerine mal verip
boşayabileceklerini ifade edilmiştir.
2-Evli
kalıp fuhuş yapacak olurlarsa normal bir kişinin fuhuş
yapmasından daha büyük cezaya çarptırılacakları
belirtilmiştir.
3-Konuşma
ve hareketlerine dikkat etmeleri emredilmiştir.
4-İbadetleri
yapmaları ve Allah’ın ayetlerini ve Peygamberin hadislerini
daha sonra ki nesillere aktarmak için akılda tutmaları
istenmiştir.
5-İkinci
ayette ifade edildiği gibi peygamberden sonra, eşlerinin
başkaları ile evlenmeleri yasaklanmıştır. Onlar ise bir
peygamberle evliliği ve ahiret hayatını tercih etmişler
evlenmişlerse, Dursun ve onun gibilere susmak
düşer.
1-Hz.
Hatice:28–40
yaşlarında iki çocuklu, dul. Peygamber onunla 25 yıl evli
kalmış ve 2 oğlu 4 kızı olmuştur. Yaklaşık 620 yılında Hz
Hatice ölünceye kadar Hz. Peygamber başka birisiyle
evlenmemiştir. Hz. Peygamber, Hz. Hatice ile
evlendiğinde 25 yaşındaydı.
2-Hz.
Sevde: 50–53 yaşında, dul ve bir çocuklu. Hz.
Hatice’nin ölümünden sonra evlendiği ilk kadındır. İlk devirde
Müslümanlığı kabul etmiş Sükran b. Amr’la evlenmiş,
Habeşistan’a hicret eden ikinci kafileyle hicret etmiş, eşi
burada Hıristiyan olmuş, bunun üzerine Mekke’ye dönmüş, müşrik
babası ve kardeşi Abd ile yaşamak zorunda kalmıştır. Hicretten
iki yıl önce evlenmişlerdir. Hz. Peygamberin çocuklarının
büyütülmesi ve eğitilmesinde önemli rol oynamıştır. Hz. Ömer
halifeyken kendisine gönderdiği bir kese paranın tamamını
fakirlere dağıtabilecek kadar cömerttir. Hz. Peygamber,
Hz. Sevde ile evlendiğinde 51 yaşlarındaydı.
3-Hz.
Aişe: Hz. Ebu bekir’in kızı olan Aişe, Peygamberimizin dul
olmayan tek eşidir. Hicri 2. yılda evlenmişlerdir. Hz.
Peygamber, Hz. Aişe ile evlendiğinde 55
yaşlarındaydı.Detay Hz resul niçin çok kadınla evlenmiştir
adlı dosyamızda...!
4-Hz.
Hafsa: Hz. Ömer’in kızı Hafsa, Huneys b. Huzafe ile
evlenmiş kocasının Uhud savaşında şehid olmasıyla 22
yaşında dul kalmış. Fiziki olarak pek güzel olmadığı rivayet
edilen Hz.Hafsa okuma yazma bilen nadir insanlardandır.
Babasının, Hafsa’yı Hz. Osman’la olmayınca da Hz. Ebubekir’le
evlendirme isteği onlar tarafından kabul görmeyince Hz.
Peygamber Hafsa’yla Hicri 3. yılda evlenmiştir. Hz.
Peygamber, Hz. Hafsa ile evlendiğinde 56
yaşlarındaydı.
5-Huzeyme kızı
Zeynep: 60 yaşında dul. Hz. Zeyneb, evlilikten 8 ay sonra
ölmüştür.
6-Ümmü
Seleme: 65 yaşında 4 çocuklu dul. Mahzum kabilesindendir.
Peygamber (a.s) Hicri 4. yılda Ümmü Seleme ile evlendikten
sonra aynı kabileden olan meşhur komutan Halid b. Velid
Müslüman olmuştur. Hz. Peygamber, Hz. Ümmü Seleme ile
evlendiğinde 57 yaşlarındaydı.
7-Cahş kızı
Zeynep: Hz. Peygamberin halası Ümeyye'nin kızıdır.
36 yaşlarında dul. Zeyd b. Haris’le evliydi boşandılar.
Usame adını verdikleri çocukları Hz. Peygamber tarafından çok
sevilirdi. Hz. Peygamber, Zeyneb'le Hicri 5. yılda, Hendek
savaşından sonra evlenmiştir. Peygamber, Hz. Zeynep ile
evlendiğinde 58 yaşlarındaydı.
8- Ümmü
Habibe: 55 yaşında dul. Mekke başkanı Ebu Sufyan’ın
kızı, kocasıyla birlikte Müslüman olan ve Habeşistan’a hicret
eden Ümmü Habibe, alkolik kocasının Hıristiyan olması ve orada
ölmesi üzerine Hicri 7. yılda evlilik gerçekleşir. Bu
evlilikten kısa süre önce inen bir ayet şöyledir: “Ola ki
Allah sizinle, içlerinden düşman olduğunuz kimseler arasına
bir sevgi (ve
yakınlık) koyar.
Allah hakkıyla gücü yetendir. Allah çok bağışlayandır, çok
merhametlidir.” (Mümtehine/7) Mekke’nin
fethi ile de babası Ebu Sufyan Müslüman olur. Hz.
Peygamber, Hz. Ümmü Habibe ile evlendiğinde 60
yaşlarındaydı.
9-
Cüveyriye. Beni Mustalık kabilesi reisi Haris’in
kızı.
10-Safiye:
Kurayza liderin
kızı, Nadir kabilesinin liderinin karısıydı. Hayberin
fethedilmesinden sonra Hz. Peygamber onunla Hicri 7. yılda
evlenmiş üç yıl evli kalmışlardır. Hz. Peygamber, Hz.
Safiye ile evlendiğinde 60 yaşlarındaydı.
11-Meymune:
Hepsi değişik
kabilelerin ileri gelenleriyle evli 8 kardeşi bulunan Meymune
ile Hz. Peygamber Hicri 7. yılda evlenmiş ve üç yıl evli
kalmıştır. Hz. Peygamber, Hz. Meymune ile evlendiğinde
60 yaşlarındaydı
Yukarıda da
kısaca görüldüğü gibi Peygamberin evlilikleri, siyasi ve
sosyal sebeplere dayalıdır. Müslümanların 10 yıl gibi kısa bir
sürede Arabistan yarımadasına hâkim olmalarının altında yatan
sebeplerden birisi de budur. Hz. Peygamberin evli kaldığı
sürelere, evlendiğinde kaç yaşında olduğuna ve evlendiği
kadınların yaşlarına bakılırsa mesele “buzağı altında,
öküz arayan” Dursun gibilerin aktarmaya çalıştığından
daha faklı olduğu görülecektir.
Hz. zeyneb
meselesİ
1-Cahş
kızı Zeynep:36
yaşlarında dul. Zeyd b. Haris’le evliydi boşandılar.
T.Dursun;
şöyle diyor: “Zeyneb Bint Cahş, Muhammed'in oğulluğu
Zeyd'in karısıdır. Zeyd'i Muhammed kendisine "oğul" edindiği
için herkes ondan "Muhammed'in Oğlu (Zeyd İbn Muhammed)" diye
söz eder.
Muhammed
bir gün, Zeyd'i görmek için onun evine gider. Zeyd'i bulamaz,
Zeyd'in karısı Zeyneb'le karşılaşır. Birden tutulur Zeyneb'e.
Bir kadına Muhammed'in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe
-bu erkek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve
dolayısıyla Muhammed'in olması gerektiği sonucunu
doğurmaktadır. Bu nedenle Zeyd durumu öğrenir öğrenmez
Muhammed'e gidip konuşur:
—
Karımdan ayrılmak istiyorum.
—
Neden? Seni kuşkuya düşürecek bir şey mi yaptı?
—Vallahi
hayır. Beni kuşkuya düşürecek hiçbir şeyi olmadı. Onun
iyilikten başka bir şeyini görmedim.
—Öyleyse
karını bırakma, Tanrı'dan kork!
Muhammed
"karını bırakma" derken, gerçekte sevdiği Zeyneb'in
boşanmasını istiyordu. İstiyordu ki Zeyd onu boşasın da
kendisi alsın.”
"Ey
Muhammed! Allah'ın nimet verdiği ve seninde nimetlendirdiğin
kimseye: 'Eşini bırakma, Allah'tan sakın!' diyor; Allah'ın
açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun İnsanlardan
çekiniyordun. Oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu. Sonunda
Zeyd, eşiyle ilgisini kestiğinde onu seninle evlendirdik. Ki,
evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla
evlenmek konusunda mü'minlere bir sorumluluk olmadığı
bilinsin. Allah'ın buyruğu yerine gelecektir." (Ahzâb,
ayet: 37.)
1.1-T.Dursun
burada “Muhammed'in içinde sakladığı şey, Zeyneb'e olan
aşkıyla birlikte, Zeyd'in onu boşaması ve kendisinin almasına
olanak sağlanmasını istemesiydi” diyerek işine gelen
yorumu tercih etmiş, Okuyucuyu yanlış yönlendirmiştir. Burada
“Muhammed'in içinde sakladığı şey” T. Dursun’un
dediği gibi “evlenme isteği” değil, ayette
hemen altta açıklandığı üzere “..Allah'ın açığa vuracağı
şeyi içinde saklıyordun İnsanlardan çekiniyordun….. Ki,
evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla
evlenmek konusunda mü'minlere bir sorumluluk olmadığı
bilinsindir". Hz. Peygamber’in endişesi halkın
“Muhammed evlatlığının karısıyla evlendi”
dedikodusuydu. Bu surenin başında geçen şu ayetlerde bu konuyu
açıklar: “Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah
yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Allah’a tevekkül et,
vekil olarak Allah yeter. Allah’a tevekkül et, vekil olarak
Allah yeter.” (Ahzab/2-3)
Büyük
bilgin(!) T.Dursun, usulü tefsir ilminde “ayetler, ayetleri
açıklar” konusu işlenirken herhalde gırgır geçiyordu.
1.2-2000’e
Doğru dergisinde diyor ki: “Muhammed bir gün Zeyd'i aramak
üzere evine gider, Zeyd'i bulamaz. Evde Zeyd'in güzel karısı
Zeyneb vardır. O sırada içeride çamaşır yıkamaktadır.
Yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle
son derece çekicidir.Peygamber Zeyneb'in
güzelliği karşısında coşkuya kapılır ve şu sözleri söylemekten
kendini alamayarak evden çıkar...... Zeyd eve gelince Zeyneb
olayı anlatır. Zeyd içinde karısını yitireceği önsezisiyle
Peygamber'e koşar: Zeyneb'i sevdinse hemen boşayım, sen al,
der. Muhammed'in karşılığı: O nasıl söz, karım
boşama! Ancak içten içe boşanmasını da ister.”
Şu cümleler hiç bir kaynakta geçmez, senaryolaştırmadır :“Yorgunluktan
ve terden pembeleşen yüzü ve yarı çıplak vücuduyla” diye
adeta oradaymış gibi tanımladığı, Peygamberin düşüncelerini
okuyup “Zeyneb'in güzelliği karşısında coşkuya kapılır”
sözleriyle ifade ettiği, Zeyd için de “Zeyd içinde
karısını yitireceği önsezisiyle” (karısını kaybedeceği
endişesinde olan Zeyd’in gelip Peygambere “Sevdinse hemen
boşayayım” cümleleriyle ifade ettiği T.Dursun’un
yazdığı senaryo, İslam’ı bilmeyen kitleler için etkileyici
oldu mu bilinmez ama işin aslı da şudur:
2.1-Hz
Peygamber, Zeyd’i evlatlık olarak almış ama daha sonra,
bir ayetle bu evlatlık kaldırılmıştır.
2.2-Hz.
Zeyneb, Hz. Muhammed’in öz halasının kızıdır. Nedense T.Dursun
bunu okuyucusuna söylemez.
2.3-Hz.
Zeyd ile Hz. Zeyneb’i evlendiren Hz. Peygamberdir bunu da
söylemez..
2.4-Hz.
Peygamber, Zeyneb’i daha önce Hz. Zeyd için istemiş ama
Zeyneb’in ailesi vermemiştir. Ahzab Suresinin 36. ayeti bunun
üzerine inmiş ve ailesi Zeyneb’i Hz. Zeyd’e
vermiştir.
2.5-Hz.
Zeyd zenci ve azat edilmiş olsa da bir köledir. Hz. Zeyneb bu
evlilikten hiç bir zaman hoşnut olmaz.
2.6-Hz.
Zeyd ile Hz. Zeyneb daha önce den çok sık kavga etmekte ve
bunu Peygambere ilettiklerinde Hz. Peygamber sabır tavsiye
ederek evliliklerinin devamı için çaba sarf etmektedir. Gayesi
Zeyneb’le evlenmek olsaydı bunu niye yapsın?
2.7-Araplarda
geçerli olan “Bir kişi evlatlığının boşanmış karısıyla
evlenemez” yargısı da Hz. Peygamber’in, Zeyneb’le
evlenmesiyle son bulmuştur.
2.8-T. Dursun’un
masalına göre “Muhammed bir gün, Zeyd'i görmek için onun
evine gider. Zeyd'i bulamaz, Zeyd'in karısı Zeyneb'le
karşılaşır. Birden tutulur Zeyneb'e”.
Sanki
Hz. Peygamber Zeyneb’i hiç görmemiş, sanki Zeyneb halasının
kızı değilmiş, sanki onu Zeyd’le evlendiren Hz. Peygamber
değilmiş. Sanki Peygamber onunla Zeyd’i evlendirmeden önce
evlenemezdi?
2.9-Ahkamu’l
Kur’an’da, şöyle der:Zeyneb Allah Resulünün yakın bir akrabası olarak her
zaman yanındaydı. Örtünme ayeti henüz inmediği için her zaman
onu görebiliyordu” dediğini nereden bilecek, bilse de
bunu yazacak dürüstlük nerede?
3.1-“2000’
e Doğru” dergisinde Turan şöyle der: “... Peygamberin
Zeyneb'e olan aşkı, evlendikten sonra da uzun süre devam eder.
Hadislerin anlattığına göre, Peygamber nerede güzel bir kadın
görse hemen eve koşar, Zevneb'le yatardı.” (Buhari -
Hibe/8 - Tecrîd hadis no: 1130)
3.2-Hz.
Peygamberi (a.s) bu şekilde okuyucusuna takdim eden ünsüz
yazar, sanki Peygamber’in (a.s.) hiç bir işi, hiç bir görevi
yokmuş son derece çapkın bir insan gibi hep güzel kadınları
takip edip, onlardan bir şey elde edemeyince hemen nefes
nefese koşarak evine gelip hanımıyla yatarmış gibi
göstermektedir. Şimdi bu Kafirin verdiği kaynağa bakıyoruz
öyle ya okuyucuyu tatmin etmek için kaynak vermek gerekir.
Yani Tecrîd hadis no: 1130, Hayret doğrusu. Tecrid 8. cilt,
sayfa 17 Hadis No:1130 böyle bir hadis yooook. Numarasını
verdiği hadiste sadece Hz. Zeyneb ile Hz. Aişe arasında
cereyan eden bir tartışmadan bahsediliyor. O kadar… Herhalde
Diyanetin bastırdığı Tecrid ile Dursun’un kitabı farklı
farklı….(?)
3.3-Yukarıda
Dursun'un rivayetini verdiği hadis bazı hadis kitaplarında yer
alsa da mesele S. ATEŞ'in dediği gibidir:
"..
İyilik, fazilet kalbe hiçbir kötü düşüncenin gelmemesi değil,
gelen bu kötü düşüncelere uymamak ve bunları
kovmaktır.
Yazarın
yukarıya aldığımız rivayeti, bir tek kişinin haberidir. Bu
haber, en az iki-üç yüzyıl ağızdan ağza dolaştıktan sonra
yazıya dökülmüştür. Aktarandan aktarana geçerek ikiyüz yıl
dolaşan bir insan haberinin, aslına ne derece uygun olduğunu
takdir etmek güç değildir. Bundan dolayı vâhid haberleri
kesinlik değil, zan ifade eder.
Doğruluğu kesin değildir, muhtemeldir. Yani bu haber doğru da
olabilir, yalan da olabilir.
Tutalım
ki rivayet doğrudur, Hz. Muhammed, kasıtsız olarak karşısına
çıkan bir kadına bakmış ve içinde bir arzu uyanmıştır. Bunun
çaresi, hemen evine gidip nefsini helâl olan eşi ile
yatıştırmak ve içinde uyanan o duyguyu kalbinden savmaktır.
Eğer Hz. Muhammed, gözüne çalınan kadının ardına düşüp onu
izleseydi o zaman bu eylemi kınanırdı. Kasıtsız olarak kalbine
doğan bir isteği, helâl bir yöntemle savması, arkadaşlarına da
böyle yapmalarını öğütlemesi fena bir şey midir?
Zaten
kendisi, kasıtsız bakışın doğal olduğunu, bundan günah
yazılmayacağını, ama ısrarla, döne döne bakmanın günâh
olduğunu söylemiştir: "Bakışı bakışın ardına takma, gözünü
dikip bakma, ilk bakış (göze çalınma) lehinedir
(bundan ötürü sana günâh yoktur) ama ikinci bakış
lehine değildir (günâhtır)." (Ebû Dâvûd, Nikâh: 43;
Tirmizî, Edeb: 28)
3.4-Hadis
şöyledir: "Hz. Peygamber bir kadın gördü, eşi Zeyneb'in yanına
gitti (ki o anda) eşi deri tabaklamakla meşguldü, ihtiyacını
gördü ve arkadaşlarının yanına çıktı...", Haberi Vahid'le,
Haberi Mütevatir arasında ki farkı bilmeyen
Dursun'un elinde yukarıdaki şekle dönüvermiştir.
3.5-Hadisin
yüzde yüz doğru olduğunu varsaysak bile, görüldüğü gibi
ravi "ihtiyacını gördü" demekte "ihtiyacının" ne olduğundan
bahsetmemektedir. Yani hadisi rivayet eden kişi içerde Hz.
Peygamberin ne yaptığını görmemiştir. Zaten görmesi de mümkün
değildir.
HZ. SAFİYYE OLAYI
1-Safiye:
T.Dursun’un dramatik bir tarzda anlattığı ve sanki Yahudilerin
toptan kılıçtan geçirildiği izlenimi verdirmeye çalıştığı Beni
Kurayza Yahudileri ile olan savaştan önce Hendek savaşından
bahsetmek gerekir. Hendek savaşından önce, Benî Kureyza
Yahudileri, hiç bir gruba taraf olmamışlardı. Ama Benî Nadîr
Yahudileri onları bu savaşa katmaya çalıştı.
Safiyye'nin (ra) babası Huyey b. Ahtab kalkıp doğrudan
Kureyzâ oğullarının lideri Ka'b b. Esed'in yanına gitti. Ka'b
görüşmeyi reddetti. Huyey: "Ben ucu bucağı olmayan deniz
gibi bir ordu getirdim. Kureyş ve bütün Araplar ayağa
kalkmışlar, hepsi de Muhammed'in kanına susamış
durumdalar. Bu fırsat, elden kaçırılacak gibi değil.
Artık İslâm'ın sonu geldi" dedi. Ka'b hâlâ savaşa
katılmaya razı değildi. "Muhammed'i daima sözünde duran
biri olarak tanıdım. O'nunla yaptığım anlaşmayı bozmam ve
verdiğim sözde durmamam mertliğe sığmaz" dedilerse de
savaşa katılarak Müslümanlarla yapılan anlaşmayı
“Muhammed kimdir, anlaşma nedir, biz tanımıyoruz”
diyerek bozdular, ihanet ettiler.
Hendek
savaşından sonra geri çekilen Benî Kurayza’lılar,
Safiyye'nin (ra) babası Huyey b. Ahtab’ı yanlarında
götürdüler. Hz. Peygamber, “Hiç kimse silahını bırakmasın,
hedef Kureyza” diyerek, Beni Kureyza’nın anlaşmayı
bozmalarının hesabını sormak için yola çıktı. Beni
Kureyza’lılar özür dileyip anlaşma zemini hazırlayacaklarına,
Peygambere küfürler yağdırdılar. Kuşatma yaklaşık bir ay
sürdü. Sonunda Sa’d b. Muaz’ın vereceği karara razı
olacaklarını bildirdiler. Sa’d b. Muaz Tevrat’a göre hüküm
verdi ve erkeklerin öldürülmesine karar verdi. Bu yaklaşık
savaşa katılan 400 (Bkz. İbni Hişam, Beni Kureyza gazvesi)
kişinin öldürülmesi demekti ve Yahudiler buna hiç itiraz
etmediler.
Peki,
Hz. Peygamber Beni Kurayza’ya karşı nasıl
davranmıştı:
1.1-Yahudilere
anlaşma yapılmış ve dinlerini serbestçe yaşayabilecekleri
bildirilmişti.
1.2-Aleyhinde
pek çok karar olan Beni Kurayza’ya haklar vererek, Beni
Nadir’le eşit seviyeye çıkarmıştı.
1.3-Beni
Nadir sürgüne gönderilmiş ama Beni Kurayza’yla tekrar anlaşma
yapmıştı.
1.4-Beni
Kurayza Hendek savaşına katılarak anlaşmayı bozdu.
1.5-Hendek
savaşının çıkmasını sağlayan Safiyye’nin (r.a) babası Huyey b.
Ahtab’ı koruma altına alarak kalelerine
götürmüşlerdi.
Her
iki taraftan insanların öldüğü bir savaşı başlatan, binlerce
insanı zor duruma düşüren, anlaşmaları bozan, Müslüman
hanımların kaldığı kaleye saldıran Beni Kurayza’ya onların
Kutsal kitapları doğrultusunca verilen karara Yahudiler bile
itiraz etmemişken T. Dursun niye itiraz ediyor onu anlamakta
güçlük çekiyoruz. Yahudi’den çok, Yahudicilik acaba
niye?
Yüzlerce
ağaca soykırım yapıldı
diyen çevreci(?) T. Dursun, Hz. Peygamberin(a.s) bunu
geçimlerini hurmadan sağlayan Yahudilerin direnişlerini
kırmak, teslim olmalarını sağlamak ve her komutanın ordusunu
az zayiatla başarıya ulaştırmak için ne yapılması gerekirse
onu yaptığını anlamasını beklemiyoruz zaten.
Bizzat
kendisi elleriyle yüzlerce hurmayı diken, “Savaşta
çocuklara, kadınlara, yaşlılara, ağaçlara zarar
vermeyin.”, “Kıyametin koptuğunu görürseniz elinizde
fidan varsa onu diken” diyen Hz. Peygamberin bu yönünü
ortaya çıkarmasını da kendisinden beklemek abesle iştigal
olur. Ateist, ateistliğini yapar.
Safiye,
Kurayza liderin kızı, Nadir kabilesinin liderinin karısıydı.
Babası ve kocası ölmüş, kendisi de esir edilmişti. Dıhyetü’l
Kelbi gelerek bir hizmetçi istemiş Hz. Peygamber de
“Bizzat giderek bir tane al.” Diyerek tercihi
Kelbi’ye bırakmış o da giderek Safiye’yi almıştı. Daha sonra
bir Müslüman gelerek bu seçime Safiyye’nin konumunu göstererek
itiraz etmiş ve Safiyye ile Hz. Peygamberin evlenmesinin doğru
olacağını söylemiştir. (Müslim 4/546)
Hz.
Peygamber (a.s), Safiyye’yi azat etmiş, çekip gitme ya da
kendisiyle evlenme seçeneğini sunmuş. Safiyye’de bir
peygamberle evlenmeyi tercih etmiştir. (İ.Hanbel, Müsned,
3/138)
Hz.
Safiyye, şu rivayeti nakleder: “Hz. Muhammed, Medine’ye
hicretten sonra babamla amcam O’nu dinlemeye gitti. Döndükten
sonra amcam, babama “O mu?” (Yani beklediğimiz peygamber mi?)
diye sordu. Babamda “Vallahi “O” diye cevap verdi. Amcam “Peki
ne yapacağız?” diye sordu. Babam: “Vallahi ben yaşadığım
müddetçe ona iman etmeyeceğim.” Diye cevap
verdi.
İslam’a
ve Müslümanlara düşmanlıkta T.DURSUN dan daha ileri olan
Oryantalist Leoni Caetani bile: “Muhammed'in, dâima
nefsine ve ihtirasına hâkim olmayı bilen adamlardan biri
olduğunu ispat etmek zor bir şey değildir.”
“Evliliklerinden
birçoğu bazı kabilelerin sevgi ve yakınlığını çekmek yahut
taraftarlarından bazılarını daha sıkı bağlarla bağlamak gibi
bir siyasî bir düşünceyle yapılmıştı.”
Bu ve benzeri iddiaların cevapları Hz. resul neden
çok kadınla evlenmiştir adlı dosyamızdadır !
KADININ UĞURSUZ
SAYILDIĞI İDDİASI
“…. Arsel'in
kitabı, şimdiye dek yazdığı kitaptan gibi son derece değerli,
titiz bir inceleme, araştırma ürünü. Sağlam, dürüst bir bilim
adamının değerlendirmesi olarak, ele alınanların hepsi sağlam
kaynaklara dayalı. Yürekli, daha güzel bir dünya
hazırlanmasına yönelik, ışık tutucu örnek bir çalışma. Kitap,
yüzyılımızın kitabı olacak nitelikte. "Kadın hakları" yönünden
özellikle.” (Turan Dursun, Din Bu I,110-112)
Turan Dursun’un
göklere çıkardığı, dürüst bilim adamı, İlhan Arsel’in
“yüzyılımızın kitabı olacak nitelikte”ki titiz bir
inceleme ve araştırma ürünü olan kitabında ki “Atta, evde,
bir de kadında uğursuzluk" olduğu konusunda ki hadisin
aslı neymiş ona bakalım.
1.1- İlhan Arsel
ve T. Dursun gibi düşünenlere Usulü fıkıh Dersi:
Hangi kitapta
olursa olsun, bir hadis rivayeti, ancak mütevâtir olduğu
takdirde inanmayı gerektirir, kesinlik ifade eder. Buhârî ve
Müslim'de bulunan hadisler mutlak doğru olmayabilir. Usul
âlimlerine göre içlerinde “Teda’uf” olabilir. Yani
birisine göre “sahih” kabul edilen bir hadis, diğer
muhaddise göre “zayıf” olabilir çünkü hadis kabul etme
şartları farklı farklıdır. Sağlamlık bakımından dereceleri de
farklıdır. Fakat bunların çoğu, pek çoğu “vâhid”
haberdir. Buhârî ve Müslim'de yer almış olsa da tevatür
derecesine erişmemiş kişi haberleri, "yakîn" (yani
kesinlik) değil, zan (sanı) ifade eder. İçinde kuşku bulunduğu
için kesin hüküm bildiremez.
“Sahih”
hadisin tartışması, "Müslüman’ım" diyenlerce ve uzmanlarınca
yapılamaz.”
diyen Dursun'a
"Ha! Evet! Kafirlerce yapılabilir" demek gerekir di.
Asırlardır
muhaddisler, hadislerin, zayıfını, sahihinin, mevzusunu,
ravisini, ricalini, tearuzunu... araştırmakla boş şey mi
yapmışlar. Allah onlardan razı olsun onlar sayesinde ilim
adına küfrünü yayanların gerçek yüzü anlaşılıyor.
1.2- Hz. Peygamber
buyurmuştur ki: “Üç şeyde uğursuzluk vardır: Atta, evde,
bir de kadında da"
Turan, Buhârî'de
yer almış bulunan bu hadisin sağlamlığında hiç kuşku
bulunmadığını ileri sürmektedir. İşin garip tarafı, Turan
işine geldiği zaman Buhari’deki hadislerin uydurma
olduğunu söyleyip reddetmekte, bazen alay etmekte, bezen de
hadislerin yazılmasının yasaklandığını söyleyip bu kitapların
çok sonraları yazıldığını söylemektedir.
Evet! Bu hadis
Ebû Hüreyre'den gelmektedir. Doğrudur ama eksiktir. Bunu
görmeyen İ. Arsel ve T. Dursun ikilisi canlarının istediği
gibi yorum yapmakta ve meseleyi dallandırıp budaklandırmakta
okuyucuyu istedikleri mecralara götürmektedirler.
Meselenin
doğrusunu öğrenmek isteyen buyursun okusun:
“Katade’nin
rivayetine göre: Amiroğullarından iki kişi Hz. Âişe'nin yanına
geldiler, dediler ki:
Ebû Dâvûd
et-Tayâlisî, Musned’inde şu haberi rivayet etmektedir:
Muhammed b. Râşid bize, Mekhulün şöyle dediğini rivayet etti:
Hz. Âişe'ye, Ebû
Hureyre'nin, "Resulullah (a.s.): Uğursuzluk şu üç şeydedir;
evde, kadında ve atta.” buyurdu." dediği sorulunca, o
şöyle cevap verdi: "Ebû Hureyre iyi ezberlememiş, o
girdiğinde Resulullah (a.s.) Allah, Yahudileri kahretsin,
şöyle derler: Uğursuzluk şu üç şeydedir; evde, kadında ve
atta." buyurmuştu; ama o, hadisin başını işitememiş, sadece
sonunu duymuştur." (Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, Müsned. s, 215,
no: 1537)
İşin doğrusu
Aişe’nin yukarıda ki sözüyle anlaşılmışsa da, anlamak
istemeyenler için biz biraz daha bilgi verelim.
1.3-“Şum”
uğursuz saymak demektir. İslam’da “uğursuzluk yoktur”
diyen Hz. Peygamber kendisiyle çelişkiye düşmez. Ama
rivayetlerin arasındaki bağlantıyı bilmeyenler çelişkiden
kurtulamaz.
1.4-Yüce Allah:
"Dilediğine kızlar, dilediğine erkekler hibe edeceğini"
bildiriyor (Şûra: 50) Ayette, gerek kızın, gerek oğlanın,
Allah'ın bir bağışı, lütfü olduğunu belirtirken önce kızın
zikredilmesi düşündürücüdür. Zira Arap dili ve edebiyatına
göre bir kelimenin önce geçmesi onun önemini gösterir.Yüce Allah
buyurur:"Ben sizden erkek ve kadın, hiçbir çalışanın işini
zayi etmeyeceğim. Hep biri birinizdensiniz…" (Âli İmran:
194)Yüce Allah
buyurur:"İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin
velisi (koruyucusu)dirler. İyiliği emreder, kötülükten
menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve
Elçisine itaat ederler, işte Allah onlara rahmet
edecektir." (Tevbe: 71)"Erkek veya
kadından her kim inanarak güzel işler yaparsa, işte onlar
cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar."
(Nisa: 124)"Müslüman
erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin
kadınlar, tâate devam eden erkekler ve tâate devam eden
kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygılı
erkekler ve saygılı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka
veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar,
ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar,
Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; işte
Allah, bunlar için bağış ve büyük bir mükâfat
hazırlamıştır." (Ahzâb: 35)
1.5-Abdullah ibn
Mes'ûd, Hz. Muhammed'e(a.s), kiminle beraber bulunması, kime
hizmet etmesi gerektiğini sorunca Hz. Muhammed, üç kez
"Annen’e" dedikten sonra, “Baban’a", demiştir. (Buhârî,
Edeb: 2; Müslim, Birr: 1)
1.6-Peygamber, kötü
huylu veya kırıtkan bir kadın hakkında: "Şeytân, kadın
şeklinde görünür" demiştir.Zaman zaman
alıntı yaptığı Rağıb el-İsfehani’nin “Müfredat”ına
baksaydı Arapça’da şeytan kelimesinin “İnsan ya da
hayvanlardan, kötü huylu olanlara (ele avuca sığmayan, haşarı
olanlara) sıfat olarak verildiğini” görürdü. (el- Müfredat
fi Garibil Kur’an, 381) Bunu görmek istemeyen, görmeden yorum
yapanlarda nerede o samimiyet?
1.7-Kur’an-ı Kerim,
şeytanın erkek şeklinde olabileceğini de söylemiştir.Bedir Savaşı
sırasında Bekr oğullarından Sürâka ibn Mâlik ibn Cu'şum adında
bir kişi Kureyşlilere katılmış, onları savaşa teşvik ve tahrik
etmiş, sonra iki ordu karşılaştığında işin ciddiyetini,
zorluğunu anlayan Sürâka, kışkırttığı adamları bırakıp
kaçmıştır. İşte bu adam, Kurân'da şeytan olarak takdim
edilmektedir:
"O zaman
şeytân, onlara, yaptıkları işi süslemiş: 'Bugün insanlardan,
sizi yenecek kimse yoktur. Korkmayın, ben de sizin
yanınızdayım!' demişti. Fakat iki topluluk birbirini görünce
ardına dönüp: 'Ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi
görüyorum, ben Allah'tan korkarım zira Allah'ın cezası
çetindir!' dedi." (Enfâl: 48)
“İşte böylece
biz her Peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.
Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar.
Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. O halde onları
iftiralarıyla baş başa bırak.” (En'âm 112) surelerinde hem
cinlerden, hem de insanlardan şeytanlar bulunduğu
belirtilmekte, kötü huylu, bozguncu insanların şeytan tabiatlı
olduklarını söylemektedir. Şimdi bu ayetlerden, bütün
erkeklerin şeytan olduğu anlamı çıkarılabilir mi? İnsanın,
niyeti bozuk olunca herkesi kendi düşündüğü gibi yönlendirmeye
çalışıyor.
Bir “Tefsir
usulü" uzmanı, bir "hadis usulü" uzmanı, bir "fıkıh usulü"
uzmanı olan Turan’ın bir hadis karşısında ki tavrı bu, varın
yazdığı diğer yazıları siz düşünün.
Turan
Dursun’un Psikolojik yapısı:
Kişinin
karakteri ve yapısının çocukluk devresinde aldığı eğitim ve
ailesinin tavrı ile yakından alakalı olduğu bilinen bir
gerçektir. Aşağıda alıntı yaptığımız bölümler Doğu Perinçek’in
karısı Şule Perinçek’in Turan Dursun’la yapılan röportajından
alınmıştır. Bu onun nasıl bir ruh yapısı içerisinde olduğunu
gösterecektir sanırım. (Not: Cümle bozuklukları ve
düşüklükleri aynen alınmış, hiçbir düzeltme
yapılmamıştır.)Doğu’da
medresede okudukları yılları anlatan Dursun şöyle
diyor:
1-
“….en az 40-50 öğrenci olurdu. yatar kalkarlardı. Romanımda
orada homoseksüel olayların bulunduğunu da belirtiyorum. Erkek
çocuk denmez. Çocuk yaşta olan yalnızca ben vardım. yani en az
13-14 yaşında. 25-30 yaşlarında olanlar da vardı. Çeşitli
basamakta olan mollalar…” Öğrenciyken talebeler arasında
homoseksüel ilişkiler olduğundan bahseden Dursun acaba aktif
yada pasif olarak bunlara katılmış mıdır? Kitaplarında yazdığı
Peygamberin cinsellikle ilgili yazılarında bunun bir etkisi
olmuş mudur?
2-
“…tanrı ile kavga ederdim….”
Don
Kişotvari bir tavır sergileyen Dursun Allah’la ile iplerinin
kopmasını da şöyle açıklar; “allah'la kavgam ondan. rüyamda
allah'ı görmüştüm. bir söğüdü yontuyordu. bir ayağını söğüdün
aşağısına koymuş, bir ayağını yukarısına. dallarını falan
yontuyor. herkes çevresine toplanmış. ben bir fırsatını
buldum, sokuldum. "kim bu?" diye sordum. allah, dediler.
"peki, söyleyeceklerim var" dedim. önce kızmaması için yemin
ettirdim. yemin etti. "valla billa kızmam" dedi. "ben senin
yaptığın işleri beğenmiyorum, ben. senin yerinde olsam bunları
yapmazdım. madem cenneti yaratacaktın, bu dünyayı niye
yarattın'? sonra safi'yi çok güzel yaratmışsın. sabo, safi'nin
ablası çocuk felci mi geçirmiş nedir, küçükken yatalak
olmuştu. çok üzülüyordum, acıyordum,"neden öyle yaptın" dedim.
böyle bir tartışmamız olmuştu. o zamanlar 10-11
yaşlarındaydım. kargalık' taydım..”
7
yaşındayken aşık olan kahramanımız Dursun, daha sonra bir de
kargalık köyündeyken (herhalde Ağrı/ Tutak/kargalı köyü olsa
gerek) Safi diye bir kıza aşık olmuş, aslında kız onu
ayartmışmış. Rüyasında Allah’a, Safi’nin, “çarpık
çurpuk” olan ablası Sabo’nun hesabını sormuş, Tanrıya
kızmayacağı konusunda da yemin ettirmiş. Ha birde tanrı
oturmuş bir ayağını söğüdün aşağısına, diğerini de söğüdün
yukarısına koymuş söğüt yontuyormuş. Bozulmuş Tevrat’ın, Yakub
peygamberi Allah’la güreş tutturmasından çok etkilenmiş
anlaşılan. Dursun, biraz akaid okusaydı dediği şartlarda
Allah’ın rüyada görülmeyeceği, onun şeytan olduğunu
anlardı.
3-Kendisini
ayartan (!) sevgilisi Safi, buna epeyce tecrübe kazandırmış
anlaşılan.
“…sevgili
olmuştuk. kız beni ayartmıştı. ailesi bizim evlenmemizi
istiyordu. küçüklükten, yani dokuz yaşını buldun mu, şeriata
göre evlendirilir. kız dokuz yaşına geldi mi tamam. kız beni
hep ayarttı. Bazı şeyleri ben bilmezdim. kız soyun, işte
şöyle, böyle", yani benim hiç bilmediğim şeyleri kız
göstermişti o sıralar. epeyce ilişkiler, duygusal ilişkiler
gelişmişti kızla aramızda...”
Safi’yle
hangi tecrübeleri yaşadığı bizce malum değildir ama okuyucu
istediğini düşünmekte serbesttir.
4-T.Dursun
karısını “pek” sevmediğini ama onun kendisine olan
ilgisinin çok ileri derecede olduğunu söyler.
“…naime'yle
pek sevişmiş sayılmazdık. hatta onu başkasına kaçırmayı bile
planlamıştık. …ama genç sonradan
vazgeçti”
“…karı-
koca bu duygularını zamanla yitirirler. karımın bu durumu
sürmüştür. tabii çok nedenleri var. onun bu duygusal
yoğunsallaşması, benim karıma daha da önem vermemi
gerektirmiştir. önem verdim de ne yaptım? ayrılmayı hiç
düşünmedim. başka sevdiklerim olduğunda onlara
yönelmemişimdir…”
Acaba
başkasının kaçırmayı düşündüğü sonra da vazgeçtiği bir kadınla
evlenmenin ve evliyken de başka kadınlara âşık olmasının,
yazılarında “Peygamberin evlilikleri ve cinsel
yaşantısını” araştırmaya yönelmesinde bir ilgisi var
mıdır? Ciddi bir psikologun araştırmasında yarar
var.
5-Karınızın
|