“Kavram”larımızı ve “kurum”larımızı
keşke daha iyi tanısak ve bunları hayatımıza
uygulasak..Bazen bu kavramların içini
boşaltıyoruz.. Bazen de bambaşka biçimlerde
yorumluyoruz..
Çoğumuz “İstişare” ve
“Şûra” arasındaki farkı bilmez. “Müsteşar”la
“Müşavir” arasındaki farkı bilmemek gibi bir şey
bu...Hemen belirteyim ki; birileri birileri
ile istişare ederek size, sizin uymanız gereken bir
kural koyamaz.. İstişare eşitler arasında yapılır..
İstişare müzakere anlamına gelir,
müşavere konuşma anlamına gelir..
“İstişare”de ehliyet şarttır...
Ehliyet sahibi kişilerin bir konu üzerinde yüzde yüz
ittifak etmeleri halinde buna icma denir ve çok az
konuda icma hasıl olur.. Yine hemen belirtmek gerekir
ki, “Nas ile sabit olan bir konuda içtihad olmaz.” Bu
durumda istişare “nas”ın doğru anlaşılması,
yorumlanması ve uygulanması maksadına matuf
olacaktır.
“Âlimlerin çoğunluğu”nun bir konu üzerinde uzlaşmaları
halinde buna “Cumhura göre” denir... İcma varsa
“İcma”ya uyulur. İcma yoksa, maslahat cumhura
göre, yani çoğunluğa göre tanzim edilir ve
azınlıkta kalanların hak ve hukukları ise
korunur.. Bir kişi, “Cumhur”un dışında “bir
âlim”e de olsa uyabilir ve hatta bu kişi, ehliyet sahibi
olması, niyeti, yöntemi ve kaynağı sahih olmak kaydı ile tek
başına da kalsa kişiler onu tercih ederek, onu taklit
edebilir.
Yani, bir kişi çıkıp “Ben dilediğim
kişiyi çağırıp istişare ederim ve sonra da kararımı kendim
veririm, herkes de benim verdiğim karara uyacak” diye bir
iddiada bulunamaz... Böyle bir iddia; insanlara hüküm koymak,
mutlak olmayan bir şeyi mutlaklaştırmak olur..
Âyette mealen şöyle denir: “Onlar,
din büyüklerini ilah ve rab edindiler.” Bu âyet nazil
olduğunda, Hatem İbni Adiy yeni Müslüman olmuştu
ve Peygamberimiz'e “Biz din büyüklerimizi ilah ve rab
edinmezdik ki, bu âyetin manasını anlayamadım” dedi. Bunun
üzerine Resûlullah, “Hani onlar size bir şey
söylerlerdi de, siz o şey üzerinde düşünmeden onların
söyledikleri söze uymaz mı idiniz? İşte bu, onları ilah ve rab
edinmektir” buyurdu.
Hiç kimse masum değildir. Ve hiç
kimseye artık yeni bir vahiy de gelmeyecektir. Hiç
kimse “gaybın bilgisi”ne de mutlak anlamda sahip
değildir. Ve kalplerden geçenleri de kimse mutlak
olarak bilemez.. Hatta bize hayır gibi gelen şeyde şer, şer
gibi gelen şeyde Allah hayır murat etmiş
olabilir.
“İstişare”ye taraf olanların yaptıkları, sonuçta
kendi zanlarını dile getirmektir... Mezhepler de dahil,
içtihad “zan” temellidir. Sonuçta
akli’dir. “İnsanî/beşerî”dir.. Ancak âlimlerin
zannı, ilmî zandır, hüsnüzandır.. Zannî olanı
muhkemmiş, mutlakmış gibi takdim etmek bizi kurtuluşa
götürmez.
Bizim için Resûlullah
(sav), bizim için iman meselesidir. Ama Resûl’ün
beşeri sıfatı bizim için, masumiyeti sebebi ile güzel
örnektir. Lakin, onun şahsî kanaati bizim için din değil.
Doğrulardan bir doğrudur.. Bu sebepledir ki, o hem
“Abd” ve hem de “Resûl”dür. Biz buna iman
ederiz. Ve yine O’nun “Abd” sıfatı ile söylediği sözler
konusunda Müslümanların soru sorma, kendi görüşlerini belirtme
hakları vardır... Hatta bu, savaş şartlarında dahi geçerlidir.
Yaşanan örneklerde Peygamberimizin savaş şartlarında bile
ashabın görüşlerini sorduğunu; savaşa katılanların Peygamber
Efendimize, kendi görüşünün “Vahiy”le desteklenip
desteklenmediği sorulduğunda “Benim düşüncem” deyince,
gençlerin bu durumda kendi tercihlerine göre hareket
edilmesini istediklerini; Peygamberimiz bu ısrardan çok hoşnut
olmasa da, zırhını getirtip giyerken, Peygamberimiz'in bu
durumunu görüp, kendi fikirlerinden vazgeçtiklerini
söylemeleri üzerine, “Hayır, istişare ettik ve birlikte
karar verdik. Zırhını giyen Peygamber, çıkartmaz” diyerek,
kendi görüşü yerine gençlerin taleplerini benimsediğini;
sonuçta bir bozgun yaşandığını ve bunun üzerine gençlerin
Peygamberimiz'den özür dilemeleri üzerine âyet nazil
olduğunu ve istişarenin emredildiğini, sonucun Allah’ın
takdiri olduğunu ve kural olarak karar verme konusunda
istişareye devam edilmesi gerektiğini biliyoruz. Biz bazen
velayet, vekâlet, ehliyet, mülkiyet kavramlarını
da birbirine karıştırıyoruz...
Siyaset, vekâlet müessesesidir..
Siyasi velayet; monarşik anlamda topluma
egemenlik, onları teb’a ve reaya haline
getirmek değil, onların haklarını korumakla ilgilidir..
Yönetici yetkisini, “halk”tan alır, hesabını ise
halka ve Hakk’a verir. Halkın helâl etmediği hakkı,
Allah helâl kılmaz. “Yönetici”nin şeffaf,
“açık, halka cübbesinin hesabını verecek bir eminlik”te
olması gerekir.
Devletin görevi, bizim geleneğimizde beştir. Malı,
canı, namusu, aklı-inancı ve nesli
korur..
Halife dediğimiz zât; Allah’ı ve
İslâm’ı değil, Müslümanları temsil eder ve
görevi ibadullahın haklarını korumak, gözetmek ve
yeryüzünü adaletle doldurmaktır..Hz. Ömer’in cübbe meselesini hatırlayın..
Bırakın halka din, mezhep ve ictihad
tayin etmeyi, Allah’ın emredip, Resûl’ün buyurmadığı,
âlimlerle konuşup, halkın görüşünün alınmadığı bir konuda
yöneticinin nasihat yetkisi bile sınırlıdır.
Âlimler de, emirlere
pratikte çok da yakın durmazlar.. Bu görev âlimlerindir. Ve
âlimler kendi içinde çoğul bir topluluktur..
İnsanlar ise ya fakih mertebesindedirler ya da
mukallid. Onlara bilmedikleri şeyin peşine düşmemeleri
emredilmiştir. Onlar ise bilmedikleri konularda bilenlere
danışarak onları dinler ve sonuçta yine kendisi Allah’a
vereceği hesaba göre karar verir.
Asıl velayet hakkı âlimlere
aiddir..
Kutsal olan devlet ya da devlet
adamı değil, insanların Allah tarafından verilen
haklarıdır..
Mesela ümmi bir adam. Herhangi
bir mesele hakkında, varsayalım İmam-ı Azam zamanında
İmam-ı Azam’a meselesini sorduktan sonra, tatmin
olmamışsa, gidip İmam-ı Malik ya da İmam-ı Cafer-i
Sadık’a sorma hakkına ve kendi bunların hiçbirinin ilim
seviyesinde olmamasına rağmen, bunlardan birini seçme hakkına
sahiptir.. Yani âlimlerin mutlak velayeti ya da
aristokrasi anlamına gelmez. Sonunda o bireyin kendisinin
sınırlı aklı, onun davranışına yön verecektir.
Âlimler emire biata zorlanamaz.
İmam-ı Azam Ebu Hanife, emir tarafından dövdürülerek
şehid edilmiştir.. Âlim içtihadı itibarı ile yöneticiye
muhalefet edebilir ve halk da bu âlime tabi olabilir.. Emirin
bu konuda zora başvurması istibdattır. Hatta bu ilahlık
ve Rablik iddiasının eseri de olabilir..
Biad, bir kişinin bir başka kişiye
bağlılık sözü değil, karşılığında cennetin
satınalındığı bir sözleşmeye taraf olmaktır. Bugünkü
yaklaşık tarifi ile siville siyasetçi arasındaki bir
kontrattır.. Burada bir kişinin bir başka kişiye boyun
eğmesi, tabi olması anlamı yoktur.. Her iki tarafın
uyma mecburiyeti olan bir sözleşme vardır ve itaat bu
söze’dir. Allah da kitabında, ‘söz verdiğinizde
sözünüzde durun’ buyurmaktadır.
Siyasi velayet, temel haklar ve
sözleşmenin korunması ile sınırlıdır. İlmi velayet,
mukallidler, ya da hak sahibinin hakkını
hukuka uygun kullanmaması durumunda sözkonusu olup,
burada tercih edilecek taraf icma, yoksa
cumhurun yolu, yani çoğunluktur.
Mülkiyetten kaynaklanan velayet, bir
kişinin çocuğu üzerindeki velayet hakkı gibidir. Çocuğunu
tedavi ettirmemekte direnen adamdan çocuğu alıp, genel kabul gören bir şekilde tedavi ettirilir.
Burada velayet âlimlere geçer.
Bazıları hemen şunu söyleyecektir:
“Sizden olan ulul emre itaat edin”. Peki bizden olan
kim? Dinimizden, ırkımızdan, mezhebimizden, köyümüzden,
ideolojimizden olan mı? Burada “sizden olan”,
Allah bilir, yetkisini sizden alan, size hesap veren ve
sizin denetlediğiniz, biadlaştığınız
(anlaştığınız) kişidir. Bu kişinin işleri
Allah’a ve Resûlü’ne uysa dahi, verdiği söze uymuyorsa
yine azledilebilir. Hatta siz bu kişiye yetkiyi, zaman şartına
da bağlayabilirsiniz.. Yetkiyi ele geçiren kişinin kendi
kanaatlarını mutlak anlamda size dayatma hakkı da yoktur..
Onun istişaresi sadece onu bağlar, benim istişarem de
beni. Tabii ki kendi istişaresini, kanaatını
başkalarına dayatamaz.
Hiçbir siyasi, la yüs’el
değildir. Fikirleri
mutlak değildir.. Kutsal da değildir.. Kutsal
devlet, kutsal kral anlayışı geçmişte büyük felaketlere
sebeb olmuş, Tanrı krallar ortaya çıkmış ve bu kişiler,
İlahlık ve Rablik taslamışlardır..
İstişare de, istihare de var.
Âlimler kendi arasında, halk kendisi arasında
konuşacak. Âlimler topluma nasihat edecek. Ama hiçbiri
kendi kanaatını / zannını, içtihadını / görüşünü
mutlaklaştırmayacak.. Halka ve mukallitlerine
öğütleyecek. İnsanlar da bunları dinleyecek. Güvendiği
kişilere danışacak. Bilişecek. . Anlamaya,
akletmeye çalışacak. Sonunda kendisi karar
verecek..
Emirin diğer insanlara üstünlüğü,
muhtarın mahalle halkına üstünlüğü gibidir bugün.. O
üstünlük sadece birtakım vekaletlerle sınırlı ve
kamu düzeni ile ilgili işler sebebi iledir.. Trafik
polisinin trafiğe hakimiyeti gibidir. Bu söylediklerim
konusunda, benim gibi düşünmeyen kardeşlerim bile en az benim
kadar doğrudurlar. Ama ben böyle düşünüyorum. Delillerim de
bunlar. Başka bir delil, bir başka kardeşimin gönlünde bir
başka davranışları için mehaz teşkil etmiş olabilir. Biz
hepimiz kendi yaptıklarımız ve yapmamız gerekirken
yapmadıklarımız, söylediklerimiz ve söylememiz gerekirken
söylemediklerimizden tek tek hesaba
çekileceğiz,
Bizim bu dünyada tartışıp
durduğumuz şeylerin hakkikatini Allah bize öbür dünyada
gösterecektir. Ve bizler, hiç kimsenin kimseye hiçbir
konuda faydasının olmadığı, anaların evlatlarından bile
kaçtığı bir zamanda yalnız başımıza imtihan olacağız.
Abdurrahman Dilipak ( Vakit:30-31.03.2006 )
|