|
TOPLUM İÇİN SANAT
İslam ve sanat...Son
zamanlarda sömürgeci uluslar karşısında verilmeye çalışılan mücadelemizde
göz ardı edilen , öncelik sıralamalarında gerilere düşen bir konu...Halbuki
bir zamanlar - pek çok konu gibi bu konuda da - İslam Alemi ileride
idi.Sonra gerileme, yıkılış ... ve günümüz.Taklit, aşağılık duygusu ve
yozlaşma ... gibi bir çok kavram karmaşasının Müslümanların hayatına girdiği
günümüzde genel bir uyanış var İslam Toplumunda ...Bu durum dolayısı ile sanat
alanına da - yavaş yavaş ta olsa -yansımaya başladı...İslam ve sanat
kavramlarını incelerken başta şunun altını özellikle çizmek isteriz: İslam'da sanat
toplum için vardır.Ve sanat topluma hizmet ve onu ileri götürmek için
kullanılır!
Bir de asla göz ardı edilmemesi gereken
şey:Batıda Operadan heykeltıraşlığa kadar bir çok sanat dalının
temelinde batının dini Hıristiyanlık vardır.Günümüzde İslam aleminde kendi
dinlerine uzak olanların sanat adına temeli İsevilik olan batı türü sanat
dallarına hayatlarını adamaları tam bir ironidir.Halbuki bizim dinimizden
hareketle oluşurmuş "bize ait" sanat türleri asıl bizi yansıtır ve
taklitçilikten uzak özgün sanatı ortaya çıkarır.Aslı varken bizdeki
taklitçilerin dünya sanatın da başarı sahibi olamamalarını acaba buna da
bağlamamız mümkün olmaz mı...!
Aşağıda İki İslami derginin sanat ile ilgili sayılarından
, bazen birbirine zıt olan görüşler derledik...Belli bir sonuca varıp
karar vermek ise okuyucuya aittir...!
İSLAM VE SANAT
Rabbim sanatı nasıl
yasaklayabilir ki...Bir kere O En büyük sanatçı ...Musavvir
sıfatı ne demektir ki..En güzel şekil veren, tasvir
eden...!O'nun şekillendirdiği hangi canlı-cansız şey bir sanat eseri
ve teknoloji harikası değil ki...!?
Ama günümüzde bile hala insanlar Putlara taparken - Budist, Hinduist ve en
başta Hıristiyanlar kiliselerini Heykellerle doldurup onların önünde ruku...vs
ile ibadet eder, yanlarında küçük çarmıhlı İsa heykelleri taşırken ...-
heykeller için " Nasıl bu çağda hala yasaklanabilir ?" diye asla
soramayız ...Cünkü İslam " Kötülük kadar kötülüğe götüren yolları da
yasaklamıştır !"
Bir çok
gazete arka sayfa güzeli diye bilmem kaç milimlik kağıta çıplak kadın
resmi koyup satarken, bir çok sex resmi ile dolu dergi hala insanların
almasına neden olunan bir özelliğe sahipken ...-Ve bunlara bakıp eşini
beğenmeyenler, etrafına saldıran mütecavizler ...varken - , dikkat
lütfen ; doğa,tabiat ...değil, başta kadın ve erkek olmak üzere resimlerin
bazılarına İslami fetva hala cevaz vermezse .. burada sorunu İslam'da mı
aramak gerekir yoksa , "Hala bu çağda " pagan ürünü ibadet ve hayat tarzı
yasayan bir çok ülke ve milyarlarca insanlarda mı...!?Asıl mesele
eğitim ve bilinc sorunudur..İnsanlık uzaya çıkmış olabilir ama hala
şirk içindeler hala ortaçağ zihniyetinden kurtulamadılar ...
Soru şu olmalı :İslam hangi , insanı insanlık sıfatından çıkarmayan , sanat
dallarına izin vermiştir! Delileri tedavide kulanılan sanat musikisinden ,
günümüzde insanı delirten - hatta hayvanlaştıran - müzik dallarına
...gelinen ve gidilen yol nereye ve daha ne zamana dek...!

İSLAM VE SANAT
İlkadım Dergisi'nden
www.ilkadimdergisi.com
İslam dini her zaman,
her devirde geçerli, normal her insanın anlayabileceği, zorlanmadan
uygulayabileceği çok sâde hükümler içeren bir nizamdır.
Korkutmayı değil
müjdelemeyi, zorlaştırmayı değil kolaylaştırmayı, nefreti değil sevgiyi,
büyüklenmeyi değil tevazuyu tavsiye eder. Herkesi gücünün yettiği
kadarından mesul tutar, insanlar arasında âdil bir paylaşımı öngörür.
Yemede, içmede, giyim
ve kuşamda, iş ve sözde, kullanılan her türlü eşyada, hülasa her hususta
sâdelik ister, lüks, israf ve gösterişten meneder.İslam, bunaltan,
nefret ettiren, tahakküm eden katı kuralları olan bir din değil,
dağınıklıktan, başıbozukluktan, bencil zararlı davranışlardan koruyan,
bütünleşmeyi, güçlenmeyi, karşılıklı sevgi ve saygıyı, hukuku, huzur ve
emniyeti sağlayan, haksız kazanımlara fırsat vermeyen bir disiplin
dinidir.
İslam dininde katı
bürokrasi kuralları, sıkıcı, bunaltıcı gülünç teşrifat kuralları da
yoktur. Herşey fıtrata uygundur, tabiidir. Yapmacık söz ve davranışlardan
asla hoşlanılmaz.İşte İslam toplumunda
ferdî, ailevî, toplumsal yaşantı, beşerî münasebetler, iş ve sanat hayatı
bu tabii, fıtrata uygun bir ortamda, sağlıklı bir disiplinle âhenkler
cümbüşü içinde cereyan eder.
Şu husus bilinen bir
gerçektir ki, kişi ve toplumların inancı, ahlakı değer verdiği, kendisini
bağlayıcı kabul ettiği ve bu doğrultudaki yaşantısı onların, düşüncesine,
söz ve işine, sanat ve mesleğine, yapacağı her türlü seçime etki eder.Ondan dolayıdır ki
inancı, yaşantısı, değerleri farklı toplumların meydana getirdiği sanat,
edebiyat, mimarî eserler, kültür ve medeniyetler de çok tabii olarak
farklılıklar arzetmektedir.
Ayrıca, aynı inancı,
aynı değerleri paylaşan, aynı ortamda yaşayan, aynı kültür ve medeniyete
sahip kişilerin zevk, anlayış, kavrayışları ruh yapıları ve kabiliyetleri
farklı farklı olduğundan meydana getirdikleri sanat, edebiyat ve benzeri
eserler genelde aynı özelliklere sahip olmakla beraber, özelde bir kısım
farklılıklar oluşturmaktadır ki, bu husus da o toplumun, o medeniyetin
zenginliklerindendir.Araştırmacılar sanat
eserlerini, kültür ve medeniyetleri değerlendirirken yukarıda zikri geçen
hususlara dikkat etmek durumundadırlar. Aksi takdirde sağlıklı bir
değerlendirme yapamazlar.
Mesela, müslümanların
insan resim ve heykelinin yapılması hususuna bakış açısını bilmeden İslam
sanatı hakkında en azından bu sanat kolu hakkında yapılacak bir inceleme,
bir değerlendirme asla sağlıklı olamaz.Müslümanlar insan
resim ve heykelinin yapılmasına pek olumlu bakmamış, uygun görmemiştir.
Dolayısıyla müslümanlar arasında bu konuda yetişmiş fazla bir sanatkar ve
sanat eserleri yoktur. Bu duruma bakarak, bu kolda istediği sanatkâr ve
sanat eserleri bulamamak müslümanların sanata, sanatkâra önem vermediği
kanaatına götürmemelidir.
İslam’da insan resmine
ve heykele olumsuz bakış insanımızı ağaç oymacılığı, taş oymacılığı, çini
sanatı, yazı sanatına yönlendirmiş ve bu hususta benzerine başka
medeniyetlerde pek rastlanamayan şaheserler meydana getirilmiştir.Meselâ; “Kur’an
Mekke’de nâzil oldu. Kahire’de okundu. İstanbul’da yazıldı.” sözü meşhur
olmuştur.Bilhassa Osmanlılar
zamanında hat sanatı zirveye ulaşmış, misilsiz eserler yazılmış, tablolar
yapılmıştır.Meşhur hattatların
yazdığı el yazması Kur’an-ı Kerim’ler, kitaplar, levhalar, bütün
görkemiyle zamanımıza kadar ulaşmış paha biçilmez hat sanatlarıdır.Müslümanlar
çini üzerinde de kayda değer çalışmalar yapmış özellikle camiler, kısmen türbe,
medrese, saray ve konaklar, üzerinde çeşit çeşit, rengarenk çiçek, gül,
lale ve benzeri motiflerin işlendiği çinilerle süslenmiş, sanki bahar
cümbüşü dört mevsimde bu mekanlara taşınmıştır.
Keza taş ve ağaç
oymacılığı da bize has, bizim ruhumuzudan yansımalar taşıyan, bizimle
bütünleşmiş, bizim medeniyetimizin simgelerinden olmuştur.Taş ve ağaç oymacılığı
bilhassa Selçuklular zamanında çok ileri bir seviyeye yükselmiş, benzersiz
eserler meydana getirilmiştir.Selçuklu mimarisinde
cami, medrese, kervansaray ve benzeri sosyal hizmetler için yapılan
eserlerin giriş kapıları çok yüksek ve görkemli olur ve bu kapılar taş
oymacılığının bütün maharetleri kullanılarak, muhteşem bir eser meydana
getirilirdi. Sonra camilerin giriş kapıları gibi mihrapları da aynı
maharetle işlenir, çiçek motifleri, ayet-i kerimelerle tezyin edilirdi.Keza kervansarayların,
saray ve köşklerin avlu kapıları, saraya, kervansaraya giriş kapıları da
aynı şekilde oymacılık sanatının birer şaheserleriydi.Türbelerin giriş
kapıları çok mütevazı yapılmakla beraber, dış duvarları çeşitli motiflerle
işlenir, ruha huzur veren bir manzara arzeder.Ağaç oymacılığı daha
ziyade, cami minberlerinde, cami, medrese, türbe ve benzeri binaların
ahşap kapılarında kendini göstermektedir.
Selçukluların hüküm
sürdüğü Anadolu şehirlerinde bu eserlerin zamanımıza kadar ulaşan
örneklerini büyük bir hayranlıkla temaşa etmekteyiz.Hülâsa müslümanlar her
sanat dalında kendilerine mahsus bir tarz geliştirmiş ve bu geliştirilen
tarzın zirvede örneklerini vermişlerdir.Elbette bütün
medeniyetler karşılıklı olarak birbirinden etkilenirler. Bu çok tabii bir
durumdur. Ancak birbirinden aldıklarını kendi tarzları içinde kendine has
üslupla geliştirmez, ona kendine has özelliklerin damgasını vurmaz, meczetmezse bu etkilenmelerin bu alışverişlerin yeni şaheserlerin meydana
gelmesine, sanatta yeni ilerlemelerin kaydedilmesine katkısı olmaz. Ya iki
taraf birbirini taklitten öteye bir iş yapamaz. Ya da onlardan biri
diğerini taklit ederek, çoğu kez aslını da aynen taklit edemediğinden bir
sürü bozuntu, zevksiz, hiçbir sanat değeri olmayan ucubeler meydana gelir.
Genel olarak da zayıf olan, kendine güvenini yitiren, kendi değerlerinden
habersiz, ya da kendi değerlerinden yüz çevirmiş geri toplumlar, ilerlemiş
toplumların seviyesiz taklitçileri olurlar.Bugün İslam
ülkelerinde, kendi memleketimizde, mimarîde, edebiyatta, çeşitli sanat
kollarında ortaya konanlara bir bakınız. Allah aşkına, bir zevk, bir
estetik, gelecek nesillere ulaştırabileceğimiz, işte bizde bunları yaptık,
ecdadımızdan bize kalan mirası koruduk, daha da ileriye götürerek sizlere
teslim ediyoruz, sizler de bizlerden aldığınız bu mirası daha da
geliştirerek sizden sonraki nesillere bırakınız diyebileceğimiz sanat
değerini taşıyan hangi eserlerimiz var?
Ufacık bir sarsıntıda
yerle bir olan, zevksiz, çürük, iklim şartlarıyla asla bağdaşmayan şu
beton yığınlarını mı? Yoksa şiir adına yazılan saçmalıklarını mı? Ya da
sanatkâr diye çırılçıplak soyunmuş, vücudunu teşhirden başka hiçbir
marifeti olmayan, ekranları çıplaklar kampına çeviren adı sanatkâra çıkmış
şu kişileri mi?
Nereye baksanız
gözünüzü, neyi tutsanız elinizi, nerede yürüseniz ayağınızı kirleten,
kalbinizi karartan, ruhunuzu bunaltan, tüm değersizliklerin değer kabul
edildiği, bütün değerlerin ayaklar altına alındığı, ayakların baş,
başların ayak olduğu, çok yüzlülüğün, ahlâksızlığın, zulüm, katliam ve
soykırımların pervasızlaştığı şu zamanımızı, şu toplumları işte size
insanca bir yaşantı üstün bir medeniyet diye mi takdim edecek, bunları mı
onlara miras bırakacağız.Bütün endişesi midesi,
şehveti, çıkarları olan; paraya, maddeye tapan, güçlünün zayıfı ezdiği bir
toplumda gerçek sanatkârlar yetişebilir mi, sanat eserleri meydana
getirilebilir mi? Asla ve kat’a!..
Ecdadımızdan bize
miras kalan o muhteşem, muhteşem olduğu kadar da, sâde, zarif, estetik;
üstün bir medeniyetin, güçlü bir imanın yansımalarını gördüğümüz
şaheserlere baktığımız zaman bu sanat eserlerini meydana getiren
sanatkârların yüksek ruh yapısını azim ve aşkını müşahede ederiz.İslam sâdeliği ister,
İslamî sanat eserleri de bütün ihtişamına rağmen büyük bir sâdelik arzeder.İslam israf ve lüksü
meneder. İslamî eserlerde bu inanıştan dolayı bazı müstesnaları dışında
israf ve lüks göremezsiniz. İslamî eserlerde korkutucu, ürkütücü bir
manzara da göremezsiniz. Bilâkis cezbedici, huzur verici, rahatlatıcıdır.
İslam sanatında, sanat
eserlerinde bir tabiilik, bulunduğu ortama bir uygunluk vardır. Kendini
toplumdan ayrı tutan, toplumla aykırılıklar gösteren bir görüntü yoktur.Müslümanların,
İslam’la iç içe yaşadığı devirlere ve o devirlerde vücut bulan sanat
eserlerine bakınız. Adeta bu eserlerle, sanatlarla toplum kucak kucağa, iç
içe, ikiz kardeş gibi bir beraberlik, bir bütünlük arzetmektedir.Yüzyıllarca beraber
aynı topraklarda, aynı beldede yaşayan insanların oluşturduğu bir mahalle
kültürü meydana gelmiştir.
Halk şairlerinin hece
vezniyle meydana getirdikleri, türküler, ağıtlar, deyişler bir toplumun
acı, tatlı, neşeli, üzüntülü günlerini, asırlar boyunca yaşadıkları
serüvenleri dillendirir.Daha üstte,
divan
edebiyatı şairleri, başka bir tarzda, başka açılardan bir medeniyetin
edebî coğrafyasını gergef gibi işlerler.Ayrı ayrı dallarda,
ayrı ayrı tarzlarda ve fakat İslam’ın genel çerçevesi içinde bir inancın,
bir medeniyetin, bir kültürün yansımaları sanat eserlerinde tezahür
etmektedir.
Göklere yükselen o
zarif minareler, kubbeler, bir ömür boyu ayetleri, hadisleri
levhalaştıran, kitaplaştıran kubbeleri, mihrapları, duvarları çeşit çeşit
motiflerle tezyin eden hattatlar.Tekbirleri, salat u
selamları ruhun derinliklerinde seslendiren, na’tlar, kasideler,
ilahilerle yüksek seciyeleri, üstün kişileri gönlümüzün sultanlarını vasfeden, inancımızı, dini hassasiyetlerimizi seslendiren Itrîler ve
benzerleri İslam sanatının kıyamete kadar zirvedeki temsilcileridir.Yüksek sanat eserleri,
yüksek medeniyetler meydana getirmek, güçlü, sağlam bir iman, yüksek bir
seciye, azim, sabır, aşkı ve muhabbet, kabiliyet, ince bir ruh yapısı,
estetik zevk ister.
İşte bizim ecdadımız,
İslam’ın, hakkın insanları bu vasıflara sahip yüksek seciyeli insanlardı.
Meydana getirdikleri sanat eserleri de onların yüksek şahsiyetlerinin bir
belgesi, bir delilidir.İlahi! Mazlum, mağdur,
mustazaf bir durumda bulunan bu ümmete yâr ve yardımcı ol.Sadece müslümanları
değil bütün insanlığı canilerin vahşet ve zulmünden kurtaracak, dünyayı
madden ve manen kirleten necis insanlardan temizleyip yeniden sanat
şaheserleri yükseltecek, yüksek medeniyetler, yeni bir dünya kuracak
imanlı, şuurlu, ahlaklı yeni nesiller nasip eyle. Böyle bir dünyanın
kurulmasında, böyle bir neslin yetişmesinde bizleri hizmetkâr eyle!...Amin ya Mu’in!..
ZEKİ
SOYAK
"Sanatla Allah’a varan insanlarIn imanI estetik bir imandIr”
Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi, İslam Tarihi ve Sanatları Bölüm Başkanı Prof. Dr.
Nusret Çam ile İslamda Sanat-Sanatta İslam kitabı üzerine:
- Hocam, İslam’da
Sanat-Sanatta İslam kitabını yazmaya neden ihtiyaç duydunuz?
- Türkiye’nin ve İslam
dünyasının kanayan yaralarından biri de sanatla İslam’ın, İslam’la sanatın
bağdaştırılamamasıdır. Bu son derece ciddi bir olaydır. Çünkü bazıları
İslam deyince maalesef kötü şeylerle anlıyor. Veyahutta heykel kırmayla
anlıyor. Afganistan’da olduğu gibi tarihî eserlerin tahrip edilmesi bu
yanlış anlamalara sebep oluyor. Halbuki sanatın İslam’da önemli bir yeri
vardır. Ben lise yıllarından itibaren edebiyat ve şiirle ilgilenmeye
başlamıştım. Sanata meylettiğimden ve sanat tarihçisi olduğum yıllardan
sonra gerçekten ciddi ciddi sordum kendime: Acaba bu yaptığım iş İslam’la
ne kadar bağdaşıyor. Sonra gördüm ki İslam doğrudan doğruya estetikle
alakalıdır. Sanat İslam’ın bir parçası temel unsurlarından bir tanesi.
Zira “Allah güzeldir ve güzeli sever.” diye bir hadis-i şerif var.
Allah’ın güzel isimleri var. Bu güzel isimlerden biri Musavvir’dir. Yani
tasvir edici, suret yapandır. Allah insanı güzel bir surette yaratmıştır.
Bütün bunlar çerçevesinde baktım ki iş çok ciddi bir boyut kazandı ve bu
kitabı yazmaya karar verdim.
- Peki tasvir İslam’da
yasak mıdır? Bu konuya açıklık getirir misiniz?
- Konuşmak nasıl yasak
değilse, yemek nasıl yasak değilse tasvir de yasak değildir. Kur’an-ı
Kerim’de resim yapmanın yasak olduğuna dair en ufak bir ifade
bulamazsınız. Hatta Kur’an-ı Kerim’de resmin yasak olmayıp tam tersine
mübah olduğunu gösteren pek çok ayet vardır. Sebe’ suresinin 13. ayetine
göre Süleyman Peygamber’e (a.s.) yakın kimseler O’na heykel yapmışlardır.
Sarayda kullanmak (süs) için.
- Kendisi müsaade
etmiş mi?
- Tabi kendisi
yaptırmış. Bu ayete göre mihraplar, saraylar veyahut da mabetler, büyük
büyük havuzlar, büyük büyük kazanlar yaparlardı. Ve temasil yaparlardı.
Temasil heykel demektir, hatta estetik değeri olan heykel demektir.
- İnsan heykelleri mi
bunlar?
- Bunu tam
bilemiyoruz. Tefsirciler bu konuda anlaşmış değil ama benim kanaatime göre
at heykelidir. Çünkü Sa’d suresinin 31. ayet-i kerimesine bakarsanız
burada Süleyman Peygamber’in (a.s.) atları sevdiğini anlarsınız. Hatta bu
cennet atlarının kendisine özel olarak gönderildiğini görürsünüz. Ve Hz.
Peygamberimizin (s.a.s.) Hz. Aişe’yle olan bir şakası sırasında Hz.
Peygamber’in bu atların kanatlı atlar olabileceğini belirttiği anlarsınız.
Peygamberimiz bir gün Hz. Aişe’nin yanına geliyor. Odasında oturmuş bir
şeyle oynadığını görüyor. Peygamberimiz soruyor: Ya Aişe, bu nedir?
Oğullarım diyor. Peki ya Aişe şunlar nedir? Kızlarım diyor. Peki ya şu
ortadakiler? At diyor. Efendimiz tebessüm ederek gülüyor. Ya Aişe atların
kanatları mı olur diyor. Demek ki kanatlı atmış. Hz. Aişe’nin verdiği
cevap çok enteresan: “Bilmiyor musun ki Süleyman’ın da kanatlı atları
vardı.”
Hz. Süleyman
hakkındaki Sebe suresinin 13. ayeti, Sa’d suresinin 31. ayeti ve bu
hadisi, üçünü yanyana koyduğunuz zaman tablo meydana çıkıyor.
- Hocam Peygambere
Efendimiz’den başka bir örnek daha aktarmanız mümkün mü?
- Evet mümkün
Peygamber Efendimizin kendi ayak izini yaptırdığını, resmettirdiğini
söyleyebiliriz. İspatı İstanbul’dadır. Topkapı Sarayı’nda Kutsal Emanetler
Dairesi’nde Hz. Peygamberimizin kendi rızasıyla yaptırdığı ayak izi
vardır. Üstelik “Çamura basılmış da ayağının izi çıkmış değil.” Yakından
bakarsanız o taşın bazalt olduğunu görürsünüz. Bazalt, işlemesi çok zor
mermer taştır. Dolayısıyla çamura basmak suretiyle çıkan bir iz değil bu.
Doğrudan doğruya birisi bunu yapmıştır. Peygamber efendimiz yaptırmıştır.
Bu kendisinin resim yaptırdığına dair işarettir. Örnekleri çoğaltmak
mümkündür.
Mesela bir gün
Peygamber Efendimiz, ya Aişe şu perdeyi kaldır diyor. Hz. Aişe mesciddeki
bu perdeyi kaldırıyor. Çünkü perdede suret var, resim var. Hz. Aişe bu
perdeden yastık yapıyor ve üzerinde resim bulunan bu yastıklar Peygamber
Efendimiz tarafından kullanılıyor.Hâlâ İslam’da resim ve
tasvirin haram olduğunu düşünürsek fotoğraf, televizyon (dini yayın
yapsanız bile) haram olur. Surettir çünkü. Dolayısıyla resimi günlük
hayatımızdan çıkarırsak ne olur? Gazete biter, dergi biter, kitap biter,
bilgisayar biter, internet biter.
- Bu fıkıhçıların
söyledikleriyle çelişmiyor değil mi? Daha doğrusu bu yeni bir yorum mudur
zamana göre?
- Tabii ki zamanın
fıkha etkisini inkar edemeyiz. Mesela ben bugün değil de 200 sene önce
yaşasaydım bu şekilde söyleyebilir miydim?
Bir de ayet ve
hadislerin iyi irdelenmesi gerekiyor. Perde hadisi gibi. Peygamber
Efendimizin namaz kılarken dikkatini çektiği için kaldırılması, fakat bir
yandan da onu yastık olarak kullanmakta beis görmemesi dikkat çekicidir.
- Namaza engel olduğu
zaman kaldırılması önemli değil mi?
- Evet. Çünkü
Peygamberimizin odasının öbür tarafı mescit. Yani avludan, mescidden
giriliyor Efendimizin evine. Dolayısıyla orası dînî bir alan. Ama evinin
diğer tarafı sivil bir alan. Yani sivil alanlarda resim kullanmakta bir
beis yoktur. Ama mescitlerde resim yasaktır.
- Hocam İslam
dünyasında bir estetik erozyon ve tarihi tahripten bahsediyorsunuz. Bu
düşüncelerinizi biraz açar mısınız?
- Camilerimizden
başlayalım. Camilerimizin avlusuz, bahçesiz yapıldığını görüyoruz. Hem
cennetten bahsedeceksiniz, cennetin bahçeden ibaret olduğunu
söyleyeceksiniz, hem de camilerinizi bahçesiz yapacaksınız. Kaldırımdan
çıkılan bodrum katlarındaki camiler, veyahut da altı hızar atölyesi, torna
atölyesi ve üstü cami. Bu İslam estetiğine, Allah’ın evi imajına hiç uygun
değildir.
Güncel bir konuya
geleyim. Popstar yarışmalarına bakınız. Bunlar estetik erozyon değil
midir? Ne ses var, ne müzik terbiyesi var, ne de adab-ı muaşeret var. Ya
da oturduğumuz evlere bakalım. Evlerimizdeki yaşantılarımıza bakalım. Bizi
rahatsız edecek şekilde önünden geçilmeyen evler ve sokaklar. Hangi konuda
biz büyük eserler meydana getirmişiz? Kaç eserimiz var bu şekilde? Hâlâ
Sultan Ahmet’le övünüyoruz, Selimiye ile övünüyoruz. Aradan 500 yıllık bir
zaman geçmiş. Bunlara yeni şeyler eklemeyelim mi?
Romancılığımıza
bakalım, durum aynı. Şiir bitmiş, mektuplar bitti. Romanı kim okuyor? Hala
Çalıkuşu’ndayız. Bir Cengiz Aytmatov yoktur Türkiye’de. Bütün bunlar
estetik erozyondur. Estetik kirlenme son derece yüksektir.
- Hocam eskiler daha
estetik yaşıyordu diyebilir miyiz?
- Tabii ki kaliteli
yaşayan insanlar o zaman da vardı bu zaman da vardır. Fakat onlar
kendilerine has bir değer oluşturmuşlardı. Kendilerine has bir estetik
anlayışları vardı. Belki padişahtan vezire, paşalara kadar herkes aynı
estetik seviyede değildi ama estetik bir hassasiyet vardı. Mesela Aşık
Veysel, okuma yazması olmayan, Sivas’ın köyünden çıkmış bir adam. O
kültüre hitap eden bir adam. Bir onun yaptığı esere bakın; bir de Hacı
Arif Bey’in eserine bakınız. İkisi de farklı sahalarda olmakla beraber ne
kadar güzel duyguları ifade ediyor. Okumuşluğun da bununla alakası yok.
Ama şimdikilere bakıyoruz; estetikten ve kaliteden çok uzak.
- Sanat deyince akla
güzel olan geliyor. Peki güzelin bir ölçüsü var mıdır? Güzel nedir?
- Bu dünyanın en zor
sorularından bir tanesi. Şiiri tarif edebilir misiniz? Ruhu tarif edebilir
misiniz? Peki Allah’ı (c.c.) tarif edebilir misiniz? Aşk! Aşkı tarif
edemezsiniz ama onun eserini görürsünüz. O bakımdan güzel olan, insanlarda
olumlu duygular uyandıran ve fizikî olaylar, görüntülerdir. İnsanlarda
pozitif duygular uyandırır. Bu genel bir tanım olabilir ama izafidir. Bir
de çok izafi olan, gerçek olan güzellikler de vardır.
- Peki sanat da
hakikate ulaşmanın bir yolu mudur?
- Ta kendisidir. Ama
düşünebilen bir beyin, hissedebilen bir ruh için. Hissedemeyen bir ruh,
düşünemeyen bir beyin için binlerce delil serseniz yine de fayda etmez.
Ebu Cehil inandı mı, Peygamber Efendimiz’in o güzelliği karşısında?
İnanmadı. Birazcık düşünebilen bir insan için sanat hakikatın ta
kendisidir. “Çünkü sanatla Allah’a varan insanların imanı estetik bir
imandır.” Kendisiyle barışık bir imandır. Ve dolayısıyla bu iman kişisel
bir imandır. Baskıyla oluşan veya taklide yönelik bir iman değildir.
“Sanatla, ilimle, aşkla elde edilen iman gerçek bir imandır.” Bunda taklit
olmaz. Aşk ilim ve estetik. Bu üçlü temele dayanan iman güçlü bir imandır.
Böyle bir iman dünyanın en sağlam kalesinden daha sağlamdır, kimse
yıkamaz.
Allah Cemil’dir
mesela. Sanat da Cemil’dir. Güzelliği hissedebilen bir sanatçı Allah’ın
Cemil sıfatını, musavvir sıfatını, bedi sıfatını ötekilerden çok daha iyi
kavrar. Benim Allah’ım güzeldir ve güzeli sever. Ben mesela, şiir
yazıyorum, fotoğraf çekiyorum. Cenneti çok iyi anlıyorum. Ama estetikle
bir alakası olmayan, bir gülü koklamayan, sevdiğine bir çiçek vermeyen,
bir ağaç ekmeyen, tebessümle bakmasını bilmeyen bir insan Allah’ı nasıl
tanır? Ne kadar iyi tanır? O bakımdan hakikate ulaşmak için sanat şarttır.
- Peki eski devirlerde
sanatın daha çok tasavvuf çevrelerinde gelişmiş olması bir tesadüf müdür?
- Hayır tesadüf
değildir. Tasavvuf saf halde kalp rikkatidir. Bunu tarikat boyutuyla
değil, felsefî boyutuyla ele alıyorum. Tasavvuf rikkatli kalp elde etmeyi
başarmıştır. “Kalp inceliği” Kur’an’ın bütün mesajı burada toplanıyor:
Sorumluluk bilinci, incelikli düşünme. Sevgi ve güzellik duygusu. Tasavvuf
dediğimiz de budur zaten. Bu bakımdan sanatın tasavvuf çevrelerinde
gelişmesi bir tesadüf değildir. Mesela onların ne çok kullandıkları
yazılar “Edeb Ya Hu”, “Ya Vedûd” gibi yazılardır. “Ya Vedûd” seven ve
sevilen; aşık ve maşuk demektir. Allah (cc) seven ve sevilen bir
varlıktır. Demek Allah da bize aşıktır. Vedûd, Allah’ın isimlerinden
biridir. Bunun anlamını en çok bilen de eski mutasavvıflardır. Bu yüzden
sanatla uğraşmışlardır. Allah’ın güzel sıfatlarıyla hemhal olmuş
sanatçılar bu yüzden ince insanlardır.
- İslam sanatlarından
soyut sanatların ağırlık kazandığı dikkat çekiyor. Acaba soyuta yönelmenin
sebebi nedir?
- Her sanatın
arkasında bir felsefe vardır. Bizim İslam sanatlarının da, Batı
sanatlarının da arkasında kendi felsefeleri vardır. Bizim klasik
sanatlarımızın arkasında soyutluk vardır. İslam’da da soyut inanç vardır.
Allah (c.c.) soyut bir varlıktır. Biz soyut bir varlık olan Allah’a
inanıyoruz. Yani gözle görülebilen bir Tanrı yok bizim inancımızda.Budistlere
bakıyorsunuz Tanrı bir insan. Eski yunanlılara bakıyorsunuz, insandan
ilahları var. İlahlaşmış insanlar, insanîleşmiş ilahlar. Çok şeklî düşünen
insanlar.Hristiyanlara
bakıyorsunuz, onlar da Hz. İsa’yı, beşer olan Hz. İsa’yı ilahlaştırmışlar
ve Tanrıyı bu şekilde düşünmüşler. Bu bakımdan onların sanatlarının soyut
olmaması gayet normal. Figüre yönelmeleri tabiidir.Bizim tanrı
inancımızda böyle bir şey yoktur. Bizim Allah inancımız mücerrettir. Somut
değildir. Dolayısıyla biz almışız bir gülü, soyutlaştırmışız.Bunu bir
fotoğrafla anlatmamışız. O Allah inancı ruhumuza işlemiş. Hiç farkında
değiliz. Sanatkâr onu yaparken benim Allah inancım böyledir diye
düşünmemiş belki ama biz her şeyde soyutlaştırmaya gitmişiz. Mesela
Selçuklu sanatçıları insan figürlerini soyutlaştırmışlar,
üsluplaştırmışlar. Bunları fotoğrafik, natüralist bir anlatımla
anlatmamışlar. Bunun yerine stilize ederek kendilerinden bir şey katarak
anlatmışlardır.
- Günümüzde İslam
dünyasında (özellikle Türkiye’de) sanat faaliyetleri ne durumda?
- 30-40 yıl öncesine
göre bir kıpırdamanın olduğunu görüyoruz. Tezhibin yeniden canlandığını
görüyoruz. Minyatür yeniden doğdu. İstanbul’da güzel örneklerini
görüyoruz. Tasavvuf musikisinde beste yapan sanatkarlarımız var. Refet Hatiboğlumuz var. Demek ki eski klasik sanatlarımızda faaliyetler başladı.
Yeter ki devlet desteklesin, bizi arabeske boğmasın. Yine bir takım
cemaatler klasik sanatlarımızı alıcı olarak desteklesin. Mesela beni
düğünlere davet edenlere ben altın hediye etmiyorum. Tencere, kap kacak
vs. hediye etmiyorum. Ebru hediye ederim. Bir sanat eseridir. Onu
anlayacak seviyedeyse tabi. Odama bakın tablolarla dolu. Evim de böyledir.
Tablolar, eski yazılar, tezhipler, fotoğraflar vardır. Mesele insanın
estetik zevkini yükseltmektir.
- Hocam son olarak
Batı sanatlarıyla Doğu sanatları arasındaki temel fark nedir sizce?
- Batı sanatlarının
arkasında felsefe vardır. Darvin vardır, Karl Marks vardır… İnsanların
ihtiyaçları, arzuları vardır. Batıda bunları görürsünüz. Arka plana bakmak
gerekir. Bizim insanımız para kazanmak için sanatla uğraşmaz, içinden
gelir. Biz de sanat, insanın kendisini ifade etmesi için vardır. Sanat
gayedir, onlarda ise vasıtadır.
MEHMED ŞEVKET
EYGİ İLE RÖPORTAJ :
‘Vasıflı
müslümanlığın gerekliliği; bilgi, aksiyon ve estetiktir’
- Osmanlı’da İslam
sanatı zirveye çıkmıştı. Bunun temel sebepleri nelerdir?
- Osmanlı millî bir
devlet değildi, bir cihan devletiydi, bir barıştı (pax). Arnold Toynbee
“Tarih Üzerine Bir Etüt” adlı büyük eserinin Ispartalılar bölümünde
“Eflâtun’un ideal Cumhuriyet’ine realitede (uygulamada) en fazla yaklaşan
sistem Osmanlı devletidir” demektedir. Osmanlı devleti Kur’an ve Sünnet
temelleri ve hükümleri üzerine kurulmuş olup insan ve yeryüzü boyutlarına
uygun bir sanat geliştirmiştir. Mimarlıkta, şehircilikte, giyim kuşamda,
serpuşta, hatta, tezyinî sanatlarda, musikide sanatın her dalında en
yükseğe çıkmıştır. İslam’a bağlı olduğu için daha ziyade non figüratif
sanatlara ağırlık vermiştir. Osmanlıdan günümüze kalan camiler,
insanoğlunun yapı ve mimarlık sanatında ulaşabileceği en yüksek sanat
zirveleridir.
Bu yüksekliğin, bu
mükemmeliyetin sebepleri bence şunlardır:
A) Hak ve doğru din ve
nizam olan İslam’a bağlı olması, onun hükümlerini uygulaması. Kur’anî ve
Nebevî hikmetin ışığında hareket etmesi.
B) İnsanı ve onun
mekânı olan dünya boyutlarını ölçü olarak kabul etmesi.
- Günümüzde özellikle
dindar kesimi sanat hususunda çok geri ve kötü durumda görüyorsunuz. Neden
bu hale düştük?
- Müslümanlar
yeryüzünde Allah’ın şâhitleridir; bu şâhitliğin gerektirdiği bir takım
temel ve zarurî şartlara sahip olmaları gerekir.Bunları özetle
sıralıyorum:
A) Bilgi, kültür,
ilim, irfan boyutu yüksek olacak.
B) Aksiyon, ahlak,
fazilet, eylem boyutu da yüksek ve yeterli olacak.
C) Sanat, estetik,
güzellik boyutuna sahip olacak.
Maalesef Müslümanlar,
tarihî ârızalar ve kazalar dolayısıyla şehirli ve medenî bir zümre
olmaktan çıkmış, bedevîleşmiştir. Bedevîliği tabiî ki, sosyolojik mânada
kullanıyorum. İslam bir medeniyet dinidir, bir büyük şehir/metropol
dinidir. Kırsal kesim, taşra, varoş, gecekondu, göçebe kültür ve
zihniyetiyle İslam temsil edilemez, islamî hizmet ve faaliyet yapılamaz.
Bütün Müslümanların yüksek kültürlü, vasıflı, ehliyetli olması gerekmez
ama onların içinde yeterli sayıda böyle eleman yetişmiş olması ve
hizmetleri, temsilciliği onların yapması gerekir. İslam elbette
bedevîlerin ve kırsal kesim mensuplarının da dinidir ama İslam bedevî
dini, kırsal kesim dini değildir.Soruyorum: Göçebeler
mimarlık eseri verebilirler mi? Elbette veremezler, çünkü onlar devamlı
olarak bir yerde ikamet etmezler, çadırlarda yaşarlar, bir müddet bir
yerde otururlar, sonra çadırlarını söker başka yere giderler. İnsanların
devamlı oturdukları köylerde büyük mimarlık anıtları olmaz. Böyle şeyler
metropollerde, büyük şehirlerde, nüfusu az da olsa medeniyet, ilim, irfan,
kültür ve sanat merkezlerinde bulunur, meydana gelir. Müslümanlar bilgi,
aksiyon ve estetik bakımından güçlenmek, ilerlemek, üstün olmak, eski
parlaklıklarına tekrar kavuşmak istiyorlarsa var güçleriyle yeterli sayıda
vasıflı ve medenî Müslüman yetiştirmelidir. Önemli olan kelle sayısı,
kemmiyet, nüfus çokluğu değil, keyfiyettir, vasıf yüksekliğidir.
- Bugünkü gerilikten,
zilletten, sönüklükten kurtulmak için ne gibi çareler ve çözümler teklif
ediyorsunuz?
- İnsan kişiliğinin,
fert veya toplum olsun, mutlaka üç temel boyutu bulunmaktadır: Bilgi ve
inanç boyutu, aksiyon ve ahlak boyutu; estetik, sanat ve güzellik boyutu.
Bunların biriyle, yahut ikisiyle kurtuluş ve yükseliş olmaz. İlle de üçü
birden gereken seviyede olacaktır. Tabiî ki, bu söylediğim idareci, yüksek
tabaka, temsilci, çoban, rehber zümresi içindir, avam takımı için
değildir. Temsilci bir Müslüman düşünelim, bilgisi ve tahsili yeterli,
fakat ahlakı bozuk; bu adamdan bir hayır gelmez, o hizmet edemez. Diyelim
ki, hem bilgisi var hem de ahlakı güzel, fakat estetik ve sanat boyutu
güdük ve yetersiz. Bu ikinci adam da istenilen hizmeti veremez.
Müslümanların bütün imkanlarını seferber ederek, her üç boyutta da güçlü
ve yeterli olan temsilciler, hizmetkârlar, elemanlar yetiştirmesi gerekir.
Son kırk yılda bu
ülkede kırk bin cami inşa edildi ama benim tavsif ettiğim mânada kaç
mükemmel, güçlü, vasıflı, üstün Müslüman yetiştirildi? Vasıflı, güçlü,
üstün Müslüman kimdir? Bu konuyu açmak için yüzlerce sayfalık ciddî
kitaplar yazılması gerekir. Yetersiz ve vasıfsız kimselerin İslam
temsilciliğine soyunmalarından daha büyük bir felaket olamaz. Bugünkü
gerilikten, zilletten, esaretten kurtulmak için, az sayıda da olsa, çağdaş
seviyede genel kültüre, yüksek seviyede İslam kültürüne, şehir ve
medeniyet görgüsüne sahip son derece mürüvvetli, faziletli, ihlâslı,
ahlaklı örnek Müslümanlar yetiştirecek eğitim müesseseleri, üniversiteler,
hocalar yoktur. Birkaç istisna kuralı bozmaz. Paralel ve alternatif bir
eğitim sistemi kurmak gerekir. İstidatlı gençleri seçerek, ileride bin
kişiye, bir milyon kişiye bedel ve denk olacak bilgi, ahlak ve sanat
kahramanları olarak yetişmelerini sağlamak gerekir. Bin tane tekir kedi
yetiştireceğimize bir Bengal kaplanı yetiştirmemiz yeğdir. Bu işi yapacak
üstadlar, eğitimciler, rehberler, mürşitler var mıdır? İslam dünyasında bu
devirde Halid-i Bağdadiler, ondan icazet ve hilafet almış İmam Şamiller,
Emir Abdülkadirler mevcut mudur? Bir buçuk milyarlık İslam âleminde bir
Selahaddin Eyyubî çapında kimse bulunuyor mu? Devrin Gazalîleri,
Şa’ranileri nerede? Bir Mimar Sinan’ımız var mı? Muhyiddin Arabî, Mevlânâ,
Abdülkadir Geylanî, Ahmed er-Rufaî gibi büyüklere sahip miyiz? Maalesef
Müslümanlar sayıca artıp duruyor, fakat keyfiyetçe aynı artış ve yükseliş
görülmüyor. Bizde akıl, fikir, iz’an, idrak, firaset, fetanet olsa güçlü,
üstün, vasıflı bir tek Müslüman yetiştirmek için yüz tirilyon, hattâ daha
fazla masraf yaparız. Ne yazık ki, binalara haddinden fazla yatırım yapan
Müslümanlar adam yetiştirmek için gerektiği gibi çalışmıyor.
- Tenkitlerinizin
yıkıcı olabileceğini düşünüyor musunuz?
- Tenkit etmiyorum,
uyarıyorum. Yıkıcı değil, yapıcı teklifler ileri sürüyorum. Peygamberimiz
“Övücülerin suratlarına toprak saçınız.” buyurmuşlardır. Sadece kuru
kuruya tenkit etmiyorum, çareler ve çözümler teklif ediyorum. Aslında
Müslümanları uyarmak vazifesi ve işi bana düşmez. Lakin nizamî
medreselerden yetişip icâzet almış ulema kalmadı; tasavvuf yolunda
yetişmiş kimseler de yok denecek kadar azaldı. Yapılması farz olan
uyarıları yapmak benim gibi kimselere kaldı. Zaten siz istediğiniz kadar
feryat edin, uyarmaya çalışın, dinleyen yok denecek kadar azdır. Belki
birkaç genç okur, mütenebbih olur ümidiyle yazıyorum.
- Gençlere ne tavsiye
edersiniz?
Madde madde
belirteyim:
A) İstidatları varsa,
Şeriata aykırı olmayan bir sanat öğrensinler. Hat, tezhib, ebru,
çinicilik, seramik ve toprak, ağaç işleme, takı ve tesbih, el yapımı
kağıtçılık, kağıt boyama ve aherleme, sedef kakmacılığı, maden işleme
sanatları, kumaş boyama, el dokuması kıymetli kumaşlar, nakkaşlık, sanat
kıymeti olan takke, arakiye, serpuş, İslamî giyim kuşam tasarımı gibi.
Bizde eskiden iki yüz kadar geleneksel sanat ve zenaat vardı. Bunların
büyük kısmı öldü, unutuldu. Mutlaka canlandırılmaları gerekir.B) Vasıflı Müslüman
olmak isteyen her Türkiyeli genç mutlaka ve mutlaka zengin, edebi, yazılı
Türkçe’yi, yani Osmanlıca’yı iyi derecede öğrenmekle mükelleftir.
Osmanlıca bilmeden köylü, bakkal, işportacı, kasap, esnaf olunabilir ama
münevver, yüksek tabaka mensubu, kültürlü olunamaz. Yeterli Osmanlıca
bilmenin ölçüsü de şudur: Zevk ve haz alarak, mânasını anlayarak Türk
dilinin en büyük şairi Fuzulî’nin divanını, aslî metninden okuyabilmek.
C) Gençlerimize eski
İstanbul, Enderun, yüksek tabaka görgüsü ve edebi öğretilmelidir. İslâm
edeb, erkân, görgü, ahlak, fazilet demektir. Her işin bir âdâbı vardır.
Misafirliğin, kapı çalmanın, telefonla konuşmanın, mektup yazmanın, yemek
yemenin, giyinip kuşanmanın, büyüklere ve küçüklere nasıl
davranılacağının, komşuluğun, vatandaşlığın.. İlâ âhirihi.
Son olarak şu hususa
dikkat çekmek istiyorum: Vasıflı Müslüman iyi insan, iyi vatandaş
demektir. Vasıflı, iyi, güçlü, üstün Müslüman öyle kendi kendine yetişmez.
Yetiştirilmesi gerekir. Bu da kısa zamanda ve kolay şekilde olmaz.
Rehbersiz, mürşidsiz, üstadsız böyle yüksek Müslümanların kendi kendine
yetişeceklerini sanmak ahmaklıktır.
Allah’ın özenmeden
yarattığı hiçbir şey yoktur
... Din ve sistem olarak
İslam’ın en büyükten en küçüğe, evrenselden bireysele kadar uzanan emir ve
yasakları arasında güzel, doğru, kalıcı, yapıcı, mutlu edici, yüceltici,
ufuklar açıcı, Allah’a yönlendirici olmayan tek madde yoktur. Allah’ın
yaptığı ve yarattığı hiçbir şey rastgele(1), ölçüsüz, biçimsiz, gayesiz(2)
değildir. “Herşey bir programla yaratılmıştır.”(3) ve Allah, yarattığı her
şeyi güzel yapmaya devam etmektedir.(4)
Sanat ve estetik, Allah’ın fiillerinin ve tecellilerinin ana rengi, asıl
karakteridir. Tesadüf, akılların tartmadığı, hayallerin ulaşamadığı bu
muazzam programa giremez.(5)
Allah’ın sanatlarını O’nun dışında
hiçbir güç ve idrak, bütünüyle tartamaz. İdrakler, bu muazzam sanattan
ancak kendine yansıtabildiği kadarıyla mutlu olur. Bu kadarını bulunduğu
topluma yansıtmaya çalışır. Eğer enerjisi fazla ise birkaç nesle, daha
fazla ise nesillere mesajını ulaştırabilir. Adlarını anmakla mutlu
olduğumuz büyük hak dostları Hazreti Mevlana’lar, Gavsı Azam’lar, rabbani
âlimler, büyük şairler, edibler bu cümledendir ve bunların sanatsız tek
sözleri yoktur.
Allah’ın özenmeden yarattığı hiçbir şey yoktur. Ömrü birkaç günü,
birkaç haftayı geçmeyen çiçeklerin renklerine, dokularına, zerafetlerine,
inceliklerine ve zayıflıklarına bakınız. Siz birkaç günlük bir şeye bu
özeni gösterir misiniz?
....
Hattat (1) Mülk, 3
(2) Müminun, 115 (3) Kamer, 49 (4) Secde, 7 (5) Mülk, 3 (6) Arif Nihat
Asya, Ses ve Toprak, s.149’
ALİ HÜSREVOĞLU

Köprü Dergisi'nden
www.koprudergisi.com
Sanat, İlim ve Din
"Şiir, ruhun, haddizatında ifade edilemeyen hakikatle ve onun
kaynağı olan Tanrı ile olan temasının meyvesidir (Maritain).
"Her şiir, kendi saf şiirsel mahiyetini "saf şiir sanatı"
dediğimiz esrarengiz bir hakikatin mevcudiyetine, radyasyonuna ve birleştirici
tesirine borçludur (Abbot Bremond; "Saf şiir sanatı" ).
"Şiir sanatı, kozmik muammayı içinde taşıyan hayatımızın kendi
kendine sormakta olduğu o müthiş sırdan vasıtasız haberdar olma olarak kendini
göstermektedir." (Roland de Peneville, "Poetic experience").
"Şair, gaybı gören ve eski zaman törenlerinin anahtarlarını keşf
eden kişidir." (Rembaud).
"Yaratıcılık olarak sanat ve bilhassa var olma tarzı olarak şiir
sanatı, mukaddesin yerine geçecek bir şekil alma çabası içindedir... Hayatın
idraki olarak olsun, yaşama tarzı olarak olsun (veya ikisi aynı zamanda olsun),
şiir sanatı, insanı her bakımdan kendi insanî şartlarının üstüne yükseltmekte ve
böylece mukaddes bir faaliyet olmaktadır."(Gaetan Picon).
"Çoğu insan eğer sonsuzluğu karanlığı, muayyen bir doğum,
muayyen bir ölüm ve hatta bir şahıs karşısında her dinin esası olan aşkınlığı,
müphem bir şekilde de olsa, sezmeseydiler resim sanatı, heykeltıraşlık ve
edebiyat hakkında, mimarî hakkında sahip oldukları kanaatten daha esaslı bir
kanaate sahip olmayacaklardı. (André Malreaux, "Sükûnetin Sesleri").
Çoğu kişi, Kafka'nın romanlarını ancak dini metinler olarak
anlamanın mümkün olacağı kanaatindedirler. Halbuki Kafka'nın kendisi, kendi
sorularına bir nevi dua imiş gibi baktığını belirtmekteydi. ("Kâinat
anlamadığımız işaretlerle doludur" Franz Kafka). Tanınmış sürrealistlerden olan
Michel Leiris şöyle diyor: "Bundan sonra hiç bir şeye -ve her şeyden evvel
Tanrıya ve hatta öbür hayata- inanmıyordum, fakat yine o mutlak, o Bakî olandan
seve seve bahsediyordum. Müphem olarak ümit ediyordum ki şiir mucizesi her şeyin
değişmesine tavassut edecektir ve ben de diri olarak ebediyete geçeceğim ve
böylece söz sayesinde insan olarak mukadderatımı yeneceğim." ("İnsanın Çağı"
adlı eserinde). Böyle veya şöyle olsun, insanın aynı meyli söz konusudur.
Aralarındaki fark, bunlardan hangisinin muayyen şartlarda ortaya konuluyor
oluşundadır. Din, ebediyet ve mutlakiyeti merkez noktası yapmıştır; ahlak,
iyilik ve hürriyeti: sanat ise, insanı ve yaratmayı. Bunların hepsi eninde
sonunda belki yetersiz, fakat istifade edebildiğimiz tek lisanla sezilen ve
ifade edilen aynı hakikatın değişik tezahürleridir.Din ve sanatın esaslarında aslen birlik vardır. Dram; konu ve
tarih bakımından dinî menşelidir; tapınaklar ise oyuncular, kıyafetler ve
seyircilerle beraber ilk tiyatrolardı. İlk dramlar Milattan evvel 3000 ila 2000
yılları arasında Mısır'da ritüel oyunlar olarak ortaya çıkmıştı. Ünlü antikçağ
dramı ise tanrı Dionisos'un şerefine söylenilen koro şarkısından gelişmişti.
"Tiyatro binaları Dionisos tapınağına yakın yerlerde inşa edilip, temsiller
Dionis törenleri sırasında düzenlenerek dinî ayinlerin bir parçası şeklinde
telakkî ediliyorlardı."(Bloch). Tiyatronun ve hatta tüm kültürün ritüel menşei
şüphe götürmez bir husustur ve bununla ilgili tarihi deliller vardır.
Dram -teoloji değil- insanın ve insanlığın hakiki dinî ve ahlakî
problemlerini ifade tarzıdır. Maskta onun ikili karakteri açıkça
hissedilmektedir. Bu karakter aynı zamanda hem dini, hem de dramı telkin ediyor.
İlk resim, heykel, şiir ve oyun âyinin birer parçası idiler ve ancak çok sonra
kültten ayrılarak müstakil oldular. Vahşî insan avlamak istediği hayvanın
resmini yaptığı zaman bu resim kendisi için kültün, tapınan bir şekli idi.
Kızılderililer dinî törenler sırasında kum üzerinde ve törenin bir parçası
olarak renkli resimler çizerler. Meşhur Japon "Gigaku" balesinin kökleri uzak
maziye, Japonların inancına göre, dünyanın yaratılışı zamanına kadar gider. Bu
çok eski oyunlar aslen şarkı, dans ve mimiğin bir karışımı idi ve ölülerin
ruhlarının geçtiği metafizik hadiseleri sembolik bir tarzda temsil ediyordu.
Tarih ve konu bakımından bu oyunların dinle müşterek bir tarafı vardır. Eski
Arap (İslam öncesi) ananesinde şairi, imtiyazlı, nüfuzunu büyü güçleriyle temasa
borçlu bir şahsiyet olarak görüyoruz. Şairin dehşet dolu ve yüce sözlerinin,
hayatı korumak veya yok etmeğe muktedir tabiatüstü güce sahip olduğuna
inanılıyordu. Meksika Kızılderililerinin şiirlerinden fevkalâde güzel bir
seçmeler kitabı yayınlamış olan Gabriel Zaida, kitabının önsözünde "Meksika
Kızılderililerinin, şiirinde umumî ve müşterek özellik ebedî hayatın sembolize
edilmesidir. Totem -bitki, hayvan, tabiat olayı- ile münasebet ise, hemen hemen
her zaman büyülü, dinî bir tören şeklini alır" diyor.
"İlim, astronominin çocuğu (Bergson) olduğu gibi, sanat da dinin
çocuğudur. Eğer yaşamak istiyorsa, sanat, tekrar tekrar bu kaynağına dönmeğe
mecburdur; ve gördüğümüz gibi bunu yapıyor da.Mimarî istisnasız her kültürde en yüksek dereceye mabetlerde
ulaşmıştır. Bu, Hindistan ve Kampuçya'daki iki bin senelik tapınaklar. İslam
dünyası camileri. Kolumb öncesi Amerika'nın mabetleri için olduğu kadar 20.
asırda Avrupa ve Amerika'da inşa edilen kiliseler için de caridir. Çağımızda
büyük mimarlardan hiç birisi bu çağrıya mukavemet edememiştir. Frank Lloyd
Wright meselâ Elkins Parkı, Pensilvanya'da Beth Shalom Sinagogunu, Le Corbusier
Ronchap'ta Notre Dame du Haut kilisesini (1955'te tamamlanmış) ve Evre'de
dominikan manastırını; Mies van der Rohe İllinois'te Teknoloji Enstitüsünün
küçük kilisesini (1952); Alvar Aalto Finlandiya'nın Vuokesniski şehrinde Luteran
kilisesini (1959); Philip Johnson New York'ta Kneseth Tifereth İsrael mabedini
(1954); Rudolph Landy Sarasota; Florida'da Aziz Pol Luteran kilisesini (1958);
Oscar Niemeyer Pampulhi, Brezilya'da Francis Assisi Kilisesini (1942); Felix
Candela Meksiko'da La Virgen Milagrosa kilisesini (1953) vs. yaptılar. Tam liste
çok uzun olurdu. Yorulmak bilmeyen mabet inşaatıyla mimarî sanatı -bütün sanat
dallarından daha fazla fonksiyonel ve en az manevî olan- dinî karakterini teyit
etmektedir.
Dine olan borcunu sanat daha açık bir tarzda resim, plastik
eserler ve müzik sayesinde ödüyordu. Rönesans'ın en büyük sanat eserlerinde
hemen hemen istisnasız dinî konular işlenmiştir. Dolayısıyla bu eserler Avrupa
çapında bütün kiliselerde ana baba evinde gibi hüsnü kabul görmüşlerdir. İtalya
veya Hollanda'da herhangi bir kilise var mı ki aynı zamanda sanat galerisi
olmasın? Michelangelo'nun resim ve heykelleri nevine münhasır bir şekilde
Hıristiyanlığın devamını teşkil etmektedirler ("Renk ve taşta İncil"). Händel'in
oratoryumları -bir nevî manevî operalar- gerçekten büyük bir dinî müziktir
(meselâ "Saul", "Samson", "Messias" vb.). 20. asrın en büyük iki müzisyeni olan
Debussy ve Strawinski doğrudan doğruya dinî muhtevalı eserler meydana getirdiler
(Debussy, "Aziz Sebastiyan'ın Ölümü", Strawinski: "Mezamir Senfonisi", "Ayîn", "Canticum
Sacrum"). Öbür tarafta Chagall onbeş büyük tuvalinde İncil konularını
işlemiştir. Yüzyılımızın ellili senelerinde müzik öncülerinden olan büyük piyano
bestecisi Olivier Messiaen dini meditasyonlardan esinlenen bir sürü eser veriyor
(meselâ, "İsa'nın çocukluk zamanına yirmi bakış"). En büyük çağdaş bale ustası
olan Maurice Bejart'ın baleleri (Yirminci Asır Balesi) nin en tesirli olanları
Wagner'in mitolojisi ve Uzak Doğu mistiğinden esinlenmiştir. (meselâ
"Baudelaire", "Bakti", "Galipler" vb.). Soyut resim sanatı öncülerinden olan
Mondrianlanda (Teozoflar Derneği üyesi idi) züht ve takdisi en "yüksek hakikate"
ulaşmak için vasıta olarak görüyor. Onun keza ünlü hemşehrisi olan Jan Torop da
sembolizm ve mistisizmi sayesinde resim sanatının dinî ve ahlakî anlayışını
geliştiriyor. Rembrandt hakkında Kenneth Clark şöyle yazıyor: "Zihnine İncil
öyle işlemişti ki her hikayeyi ve en ufak teferruatı biliyordu. Çizdiği
resimlerde çoğu defa her günkü hayattan bir manzara mı, yoksa Kitabı
Mukaddes'ten bir tasvir mi verdiğini fark edemiyoruz, çünkü bu iki tecrübe,
ruhunda birbiriyle kaynaşmıştı (K.C., "Uygarlık", S. 200) Yves Klein
ZenBudizmden ilham alıyor ve maddî olmayan kozmik enerji hakkında meditasyon
yapıyor, ki bu, Bergson'un sezgi felsefesinin bir bakıma resimde devamı
mahiyetindedir. Ona göre sanat, meyli derunînin saf bir tecellisi, bir nevi
ilahi vahiydir (en ileri giden kompozisyonu olan "Kozmogoni"yi yağmur ve
rüzgarın vasıtasıyla resim olarak meydana getirmiştir). " Dünya tiyatrosu"
denilen şeyin fikri de kendi semboliğinin dini mahiyetini açıkça vurguluyor. Bir
yazar şöyle yazıyor: "Yaratıcılığın her sahasında dinî düşünce ve hissiyatı
ihtiva eden semboliğin ortaya çıkması, çağımızın bariz bir hususiyeti olmuştur.
"Fakat gördüğümüz gibi burada ne yeni ne de muvakkat bir temayül mevzubahis
değildir.Mevzubahis olan, sanatın tabiatından ileri gelen devamlı haldir.
Hakikî sanatta -alelâde olandan sarfı nazar edilirse- her şey tamamen böyledir:
Yani akıl üstü ve kutsaldır.
Bize anlattığı şeylerle ve anlatım tarzıyla sanat, dinin
insanlara mesajı gibi, aklen inanılmazdır. Eski bir Japon freski, El Hamrâ'da
aslanlı avlunun kapısındaki arabesk, Melanezya adalarından bir mask, Uganda'dan
bir kabilenin dinî dansı, Michelangelo'nun "Korkunç Mahkeme"si, Picasso'nun "Guernica"sı...
Bunlara bir göz atın. Veya Debussy'nin "Aziz Sebastiyan"ı misterini veya
zencilerin bin dinî şarkısını dinleyin. Böylece siz, ibadette olduğu gibi,
ulaşılamaz, mantık ve duyular üstü olan bir şey tecrübe etmiş olursunuz. Soyut
sanatın herhangi bir eseri, dinî bir âyin gibi akıldışı ve "gayr-ı ilmî" bir
tarzda tesir etmez mi? Bir bakımdan resim tuvalde, senfoni ise seslerde böyle
bir âyini teşkil etmektedir.
Sanat her şeyden evvel güzeli yaratmak demek değildir, çünkü
"güzelin tersi çirkin değil, yalandır". Aztek veya Fildişi Sahili maskları,
yahut Albert Giacometti'nin gözsüz heykelciklerinin güzel olduğu söylenemez.
Fakat bunlar hakikati arayan otantik bir isteğin ifadesidir. Çünkü bu veya şu
şekilde bir seziş, bir his, veya insanın kaderiyle ilgisi olan kozmik bir hadise
ile bir çağrışımı veya sadece aşkın dünya hissini teşkil etmektedir.Din ile sanat arasındaki bu iç bağ başka bir gerçekte de;
sanatkârlarda rastlanılan "meslekî" bir "bakımsızlık" hali ve bazı tarikatlarda
(bilhassa Hinduizm ve Hıristiyanlıkta) "mukaddes kirlilik" denilen zahirî
ihmalcilikte kendini göstermektedir. Alelâde insanların gözünde sanatkârlarla
rahipler birbirine benzeyen kişilerdir. Rahiplik ve bohemiyenliğin esasında, ilk
bakışta garip görünüyorsa da, aynı felsefe yatmaktadır. Bu felsefe rahiplerde
adak, sanatkârlarda ise yaşama tarzı olarak ortaya çıkar. Her ikisinin de manası
aynıdır: hayatın manevî tarafını vurgulama; maddî, haricî, mutad olan şeylerden
nefret. Burada otantik bir dinle karşılaşıyoruz. Derviş Müslümanlarda keşiş
karşılığı dilenci manasındadır. "Kırlarda zambaklar gibi" veya "dağlarda kuşlar
gibi yaşayınız."(İncil). Dinin bu inanılmaz talebinin en kuvvetli aksisedası
sanatkârlar arasında yer bulmuştur.
Din ile sanatın tarih boyunca aynı veya benzeri kaderi yaşamış
olması, bize şimdi gayet tabii görünmelidir. Değişik durumlarda onların hürriyet
ve hürriyetsizlik ölçüsü hemen hemen aynı idi. Sovyetler Birliğinde ilmin ve
eğitimin alabildiğine gelişmesi ve aynı zamanda hemen hemen her sahada sanat
faaliyetinin gerilemesi; ortaçağda ise, kilisenin hakimiyeti altında, durumun
tam tersine olması gerçeğinde, bir bakıma bu kaideye uygunluk vardır. Bunun gibi
durumlarla karşılaştığımız her yerde hakim sistemin esasında dine köklü bir
şekilde angaje olan, ya, fanatik bir şekilde desteklenen yahut fanatik bir
şekilde reddedilen bir felsefe buluruz. Ortaçağdaki bütün tahditlere rağmen hava
dinle şarj edilmişti ve sanat, içinde bulunduğu şartları kendine tamamen uygun
buluyordu. Öbür taraftan ateist ve materyalist felsefe, dinin ve yaratıcılığın
hür olduğu açıklamalarına rağmen, sanatı hamle ve hürriyetinden mahrum kılıyor.
Sanatı boğmak ateizmin karakterindedir, tıpkı sanatı teşvik etmenin dinin
karakterinde oluşu gibi. Ateizm hürriyetçi olduğu zamanlarda bile sanatı boğar.
Din ise, otoritatif olduğunda da onu serbest kılar. Papa İkinci Yulius,
Michelangelo'yu Sikstin Kilisesindeki freskleri yapmakta iken "takibata
uğrattığı" zaman, onu sırf mukadder olan şeyi yerine getirmeğe "mecbur"
ediyordu. Sanatkârların devlet tarafından takibata uğratılmasının daimâ ters bir
gayesi vardır. O da sanatkârı vazifesini yapmaktan vazgeçirmektir. Sanatkârlar
ortaçağda, kilisenin mutlakiyetçi zihniyeti altında, ilim adamlarından farklı
olarak, hiç ıstırap çekmiyorlardı. Sovyetler Birliğinde ise hakim iktidarın
mutlakıyetçi zihniyeti altında en az ıstırap çekenler ilim adamları olmuşlardır.
Ortaçağın sonlarına doğru ilim adamı ve filozofların takibata uğradığı,
engizisyonun en şiddetli zamanlarında ünlü İtalyan ekolü en büyük eserlerini
vermişti. Stalin ve Zhdanov9 zamanında Sovyet bilimi, atom enerjisi
ve uzay sahalarında büyük hamleler yapmıştı. Bütün baskı Sovyet sanatı üzerinde
idi, çünkü sanat bambaşka bir dünyaya bambaşka bir düzene aittir. Kilise bazen
ilmi teolojiye hizmetkâr yapmak istemişti, Sovyetler Birliğinde ise sanatın
siyasete hizmetkâr olması istenmekteydi. İktidar mevkiinde bir forum Sovyet
sanatında sosyalist realizmin yegane doğru istikamet olduğu "gerçeği"ni (tabir
Stalin'indir) ilan ederse, o zaman bu bir diktadır, tıpkı kilisenin konsil
vasıtasıyla, Arzın kâinatın merkezi olduğunu "tespit" etmesi gibi. Aralarındaki
fark, birinci diktanın sanata, ikincisinin ise ilme karşı olmasındadır. Fakat
burada daha ziyade anlamamak ve hatta tabii olarak anlamamak söz konusudur.
Ateizm, sanatı özü itibarıyla hiç bir zaman kavramayacaktır; din ise, hiç bir
zaman ilmi kavramayacaktır. Picasso Sovyetler Birliği'ne pekala girebilir, fakat
eserleri giremez. Sovyetler Birliği onun siyasî tutumunu kabul ediyor, fakat
onun sanatını etmiyor, edemiyor. Çünkü sanat sanatçıların şuurlu istek ve
kanaatleri ne olursa olsun ne ise o olarak kalır: Kutsal bir mesaj, insanın
mütenahî ve nisbî olduğu görüşüne karşı tanıklık, kozmik bir düzen hakkında
haber, tanrısız materyalist bir kâinatın vizyonuna bütün olarak ve her
noktasında karşı koyan kozmik bir perspektiftir. Sovyetler Birliğinde Feodor
Dostoyevski'nin Hıristiyan romanlarını ve hemşehrisi olan Marc Chagall'ın
resimlerini endekse koyduran esas itibarıyla aynı sebeplerdir. Pasternak ve
Soljenitsin'in ıstıraplarında Bruno ve Galile'nin trajedilerinden, fakat ters
bir mantıkla, bir şeyler mevcuttur. Zhdanovizm ve engizisyon birbirine muvazî
aynı neviden tezahürlerdir. Zhdanovizm, sanatkârlarla düşünürlere devlet ateizmi
adına yapılan engizisyondur; engizisyon ise örgütlenmiş din olarak kilise adına
ilim adamlarına karşı tatbik edilen Zhdanovizmdir. Zhdanovizm ters çevrilmiş
engizisyondur.
Figür ve şahsiyet (insan figürünün dramı)
Sanat, şahsiyet problemine tutunmuş bulunmaktadır. "Harp ve
Sulh"te 529 kişi meydana çıkıyor. "İlahi Komedi" ise tamamen bir şahsiyetler
dünyasını teşkil etmektedir. Bunlardan hiç birisi unutulmuş veya "kalabalıkta"
kaybolmuş değildir. Her biri kendi kendine bir ruhtur ve mesuliyeti ve günahı
ile o kadar hakiki olarak varoluyorlarki, Korkunç Mahkemenin manzarası, gelip
geçmiş milyarlarca insanla beraber bize tamamen mümkün ve gerçek görünüyor.
Sikstin kilisesinin; tavanında "Yaratılış Kitabı"ndan manzaraları tasvir eden
freskler bir simalar galerisidir. Simayı karakter yapan ferdîleştirme iç hayat,
hürriyettir. Çünkü, karakter insanın yüzüne mutabık değildir; karakter yüzün
içinde yansıyan gayrettir. Karakterle tabiat arasındaki münasebet ruhla madde,
nitelikle nicelik, şuurla atalet, dramla ütopya arasındaki münasebet gibidir.
Karakter hür, tekrarlanmayan ve bir bakımdan ölümsüz olmakla tabiata karşı
koyuyor. Tabiat aynılık, homojenlik, tetabuk, illiyettir; karakter ise ferdiyet,
tav'iyet, hürriyet, mucizedir.Din ruhtan, sanat ise karakterden bahseder. Fakat bunlar aynı
fikri ifade etmek için sadece iki tarzdır. Din ruha hitab ediyor, sanat ise ona
ulaşmaya, onu gözlerimizin önüne "getirmeğe" çalışıyor. Daha iptidaî sanatta
kompozisyonun en önemli kısmının baş olduğu fark edilmektedir. Vücuda sadece bir
taşına rolü verilmiştir Vücut sadece şematik olarak tasvir edilmiş veya tamamen
ihmal edilmiştir. Yeriho'da bulunmuş ve Milattan 6000 sene evvelki bir zamandan
kalma heykelcilik eseri başlar, cilalı taş devri insanın, ruhun yerinin baş
olduğuna inandığını göstermektedir. Paskalya Adalarında keşfedilen devasâ taş
figürlerde dikkat yüzlere hasredilmiş bulunmaktadır; bedenle enselerden sarf-ı
nazar edilmiştir. Çünkü İncil'e göre Tanrı, ilk insanın yüzüne nefes üflemekle
ona kendi ruhundan bir kıvılcımı ihsan etmişti. Bütün büyük sanatkârlar, Phidias
ve Paraksiteles'ten başlayarak, Raphael, Michelangelo ve da Vinci üzerinden
Rodin, Meştroviç ve Picasso'ya kadar, esasen bir tek mevzu ile, yani insanın
karakteri ve iç dünyası ile uğraşmışlardır. Mona Lisa'nın şöhret iç hayatın
sırrını tasvir etme teşebbüslerinin belki en başarılısını teşkil etmesine
dayanmaktadır. Son on senede Amerikan sanatında ve bilhassa resim sanatında olup
bitenler bazı kimselerce "insan karakterinin dramına dönüş" olarak
gösterilmiştir. Fakat sanat için bu daimâ yeniden dönüştür.
Bu itibarla her sanat eserinin mevzuu bazılarının ona isnad
ettikleri ve onu ne için istismar etmek istediklerine bakmadan her zaman ancak
ruhî ve şahsî olup, hiç bir zaman sosyal ve siyasî değildir. Tertip ve dekor
pekalâ sosyal olabilir, fakat sanat her zaman tezahürün manevî yönü ile
ilgilidir. Sanat bedenle 'ilgilendiği' zaman bile manevîdir. Bazıları, şeylerin
görünüşüne dayanarak meselâ Rubens'i "vücut ressamı", Rembrandt'ı,da "ruh
ressamı" olarak vasıflandırmışlardır. Ama gerçekten her ressam şahsiyeti, yani
ruhu "tasvir" eder. Her dramın esas muhtevası nihaî hüküm verecek olursak,
insanın iç hürriyetiyle, insanın, içine atıldığı dış dünyanın determinizmi
arasındaki münasebettir ve bu, dramın, dinî menşeine atfedilebilir. "Shakespeare"in
ilgili karakterlerinde aksiyon bizi nispeten az alakadar eder. Buna karşı mucip
sebepler, gizlenmiş ruh, yozlaşmış büyüklüğüyle, o kadar hakikî görünüyor ki,
dikkat ancak ona hasredilir ve onu yanında suç ehemmiyetsiz kalır."(Charles Lamb).
"Aksiyon bana ne , karakterler yeter" diyen Eugene O'Néill, apaçık aynı şeyi göz
önünde tutarak konuşmuştur.Bu karakter hiç bir zaman obje değildir. Sanatta o sadece Ben'le
Sen olarak mevcuttur. (Martin Buber: "Ben ve Sen"). Sanatkâr ile seyirci
arasındaki farkın silinmesi, eserin meydana getirilmesinde (resim sanatında bile
Amerikan ressamı Rauschenberg) seyircinin de içeri alınmasına dair devamlı
temayül, bundan ileri geliyor. Bir zenci dans grubu bir Afrika köyüne geldiği
zaman etrafında toplanan seyirciler peyderpey oyuna iştirak ederler ve böylece
sonunda icracı ve seyirci farkı ortadan kalkar. Oyunun dışında kimse kalmaz,
herkes iştirakçi olur. Eser, sanatçı ve seyirci birliği prensibidir: Bu, sanatın
metafizik mahiyetinden ileri gelir.
Bu prensibin mahiyeti nedir acaba? Her şeyden evvel, umumiyetle
objektif gerçek olarak adlandırdığımız şeye karşı sanatın özel tutumudur:
Materyalist ilim ve felsenin ondan bir nevi mutlak varlık oluşturduğu "objektif'
denilen bu gerçek, sanat için -din için olduğu gibi- sırf kulis, dekor puttur.
İnsan ve onun "objektif gerçek" içinde tasdik edilmek, kurtulmak, kaybolmamak
üzere ebedî çabası, sanatın tanıdığı tek hakikattir. Biraz evvel gördük ki her
resim, karakter dediğimiz mucizeyi tasvir etmek için başarısız bir teşebbüs
teşkil eder. Cansız tabiat içinde veya yabancı, gayr-ı şahsî bir dünya içinde,
şahsiyet ve bu esas münasebetten ileri gelen çatışma her resmin temelinde yatan
hususiyettir. Bu muhteva yoksa sanat ta yoktur; sadece teknik vardır.
Rembrandt'ın meşhur portreleri ile panayırlarda ucuz satılan ve fakat zanaat
bakımından başarılı olan taklitler arasındaki fark işte, budur. Sözü geçen o
çatışma hususî olarak belirtilmiş olmadığı takdirde bile içte mevcuttur. Zira
her portre şuur, ferdiyet ve hürriyet demek olan ve tabiat ve dünya ile esas
itibarıyla muhalefet içinde bulunan hakikî insanı tasvir etmeğe matuf bir
çabadır.
Binâenaleyh bu, ruh bilim adamlarının bahsettikler: "psik"
değildir. Bu, insan haysiyet ve mesuliyetinin hamili olan hakikî "ruh" (Kur'an,
32/9), tek kelime ile bütün dinlerin; peygamberlerle şairlerin söz ettikleri
ruhtur. Bu, Jung ile Dostoyevski arasındaki fark gibidir: Bir tarafta Jung'un
konu aldığı "psikolojik tipler" öbür tarafta ise "Suç ve Ceza"daki karakterler;
bir tarafta hilkat garibeleri, sun'î, iki boyutlu varlıklar, öbür tarafta günah
ile hürriyet arasında kıvranan insanlar, Allah'ın mahlukları,
karakterler. Ali İzzetbegoviç Boşnak-Hırvat Federasyonu Devlet Başkanı
"Sanat İnsanla Allah Arasında Bir Gizdir"
Şehirleri Süsleyen Yolcu'yla başlamak istiyorum: "Hiçbir
kuşun uçmadığı yükseklerden, hiçbir ayağın yolunu şaşırıp inmediği
yüksekliklerden" geliğinizi düşündünüz mü hiç?
Aman Allah'ım! Bir nefis fırtınasına sürüklenmek istendiğimi
görüyorum. Kaderimizin eseri olduğumuzu unuttuğumuzda nefsimizi önümüze koyar,
Gerçekliğin o olduğunu iddia eder ve ona tapınmağa başlarız.
Ne derler, söylenmedik bir şey yoktur aslında. Kutsal sanatın
doğasında ‘tenevvü' denilen ve aynı mecazın çeşitlenmesinden başka bir şey
olmayan bir nitelik var. Herkesin aradığı mecaz aslında hep söylenmiş olan ama
her faninin yeniden keşfini bir marifet sandığı mecaz budur. Bu gizdedir.
Gerçekliği tümüyle kavrayamadığımızın göstergesi. Bir ucunu görür tümü budur
deriz. Gerçek budur! Trajik bir durum değil mi? Bizim de trajiğimiz buradadır.
Nefsimizi sever ve bir çocuk gibi kıskanırız. Gitgide bir zindan olur bizim
için. Onun karanlığından kurtulma çabası uzun, ince bir yol açar önümüze. Bizi
Gerçeklikten uzağa savuran rüzgârlara savaş açarız.
Bu uğraşın adı sanattır. Yaratıcıya ulaşan yol üzerindeki
soylusudur. İnsanla Allah arasındaki giz. La uhibbul âfilin demek için çarpar
yüreğimiz. Ne denli zahirperest olduğumuzu anlar granit bir duvara çarpar,
parçalanırız. Uzaya savrulan parçacıklarımız musibetlerin perdesi altına
gizlenmiş manevi çiçekler gibi açılır. Çirkin sandığımız yüzün pörtlediğini,
tebessüm çiçeklerinin sümbüllendiğini hayretle izleriz. Bu hayreti ilk
yaşadığımda henüz on dokuz yaşındaydım ve Elif Gibi Yapayalnızım sözcükleri
dökülmüştü dilimden. Şehirleri Süsleyen Yolcu'daki öyküleri yazarken kendimi
dünyanın merkezine yönelmiş hissediyordum. Asıl gerçeğe doğru bir gedik açtığımı
seziyordum. Kutsalın çekim alanındaydım ve dilimin ifade imkanlarını konuna dek
kullanma düşüncesi beni deli ediyordu. Bozulma ve dışlaşma dünyasından içe,
derinlere doğru bir yolculuktaydım. Gerçek kendimle iletişim kurma isteğiyle
başlangıçta bilinçsizce yani bir tür sezgiyle öyküler yazdım. Onlara bu gün
dönüp baktığımda her birinin daha önce yaşanmamış deneyimlerden geldiğini
görüyorum. Bu yüzden her baktığımda sanki benim değillermiş gibi görünüyorlar.
Çelişik ve çetrefil bir değerler dünyasında, kargaşanın ona yerinde tuhaf bir
düzenin, iyi ve güzelin dile gelmiş olduğunu gösteriyorlar. Gerçeklik nedir
ki... Kimilerinin varlığın mutlak özü kimilerinin mutlak varlık dediği
Yaratıcı'nın varlığıdır. Gerçek budur. Asıl gerçek. Tüm gerçekliklerin yüzünü
O'na dönmüş olduğunu biliyordum. Gerçekliğe içkin ihsan ve ona içkin hüsün... Bu
katmanların birbirini iktiza ettiklerini bilmeden yazmıştım Yolcu öykülerini. Bu
yüzden biraz mesel, biraz masal, biraz şiirdi. İnanmak... Sadece inanmağa
gereksinimimiz vardı, biliyordum. İnanç sahibi olmak. Manevi cehennemlerin
dışında kalmak böyle mümkün olabilirdi. Akıl putu, şehvet putu ve para putu
bununla deşifre edilebilirdi. Her şey inandığımızda yerli yerine oturabilirdi.
Sadece bu mecaza sımsıkı bağlı olmamız gerektiğini hissediyordum. Bu duyuşlar,
Şehirleri Süsleyen Yolcu'da çocuk, Lafzâyı Celâl, kelebek, kafes, Yolcu, Çocuk
Şehrinde, simurg, uyku metaforlarıyla çiçekleniyordu. Yazdığım öykülerin
dramatik yapısı, kurgusu, giriş gelişme sonuç'u karakter çatışmaları, olayın
gelişmesine katkıları filan beni ilgilendirmiyordu. Sadece bir rüzgar
dokunuyordu kalbime ve oradan çıkan ezgiyi koruyacak sözcükleri bekliyordum.
Yorucu ve acı veren bir şeydi bu Acılarımın her metinden sonra
dineceğini beyhude umuyordum. Çünkü Leyla bitmiyordu... Riyad, Şebnem, Selma,
Rengin bitmiyor, içimde çoğalıyordu. Betimleyici ve işaret edici kelimelere
bakıyor fakat tutunmuyordum. Yazarın sözcüğe tutunma ihtiyacı duyduğunda kendi
mecazını yitireceğini biliyordum.Ardından Mavi Kanatlı Bir Kuş, Gerçeği İnciten Papağan ve Yakaza.
Dört yıl aradan sonra Kuş ve Uyku'nun bir araya geldiği Kuş Uykusu... Nedir bu
rüya ve kuş'lardan alıp veremediğiniz?Benim değil onların benimle bir alıp veremediği var. Herkes bir
mecaz'ı söylemek üzere dünyaya gelir. Her yazar sadece bir imgenin peşindedir.
Onu bulur söyler ve gider
Yani hayatımızla birer imgeye mi dönüşüyoruz?
Hayır hayır onu söylemek istemiyorum. Baudrillard'ın yapay
ekranından söz etmiyorum. Mecaz'dan söz ediyorum. Yerimizin bilincine varma ve
bu gerçekliğimizi ifşa etme... Bunu yaratmaz, keşfederiz. Sanatçının bir kâşif
olduğunu söyleyebiliriz bu bakımdan. Gerçek içimize doğar ve kalem ona ayna
olur. Kalbimizin o makro imgeye ayna oluşu gibi. Bu ampirik algıların fevkinde
bir şey... ahlâki bir ilkeye sahip, etik bir çerçeve içindedir. İbn Arabi'nin
kelimeleriyle söylersek irfanî himmetle bulunduğumuz yerin dışında doğan bir
varlığı keşfetmemiz... Vehim ve hayalimiz hariçte varlığı olmayan sadece kendi
muhayyilemizde var olan şeyi nasıl üretiyorsa.
Mecaz'dan söz ediyorsunuz.
Evet. Yaratıcı'dan bağımsız gerçeklik olur mu? Sözümona O'ndan
bağımsızlaşan insan yapay bir trajedi üretiyor. Kendisini saçma ve boşluk
içindeki bir evrene fırlatıyor.
Cenazesini fırlatıyor.
Evet. İşte Şehirleri Süsleyen Yolcu'da Selma'nın kapatıldığı
korku odasını boşluğa fırlatması bunun tam aksi bir durum. Orada küllerinden
yapılan değil, mecazî olandan yüz çeviren bir insan yaşıyor. Varlığıyla
Yaratıcısının isimlerini bildiren bir mektuba dönüşüyor. İkon olduğunu anlıyor.
Her eser çok katlı bir anlam dünyasıyla Sanii'n isimlerini okutturur. Varlık bir
ikondur, bir mecazdır. Varlık kelimedir, kudretin kelimeleri. Anlamlarını
okuduğumuz ve kalbimize aldığımız. Anlamsız sözcükler zevalin havasına katılır.
Sonlu olanda Sonsuz'a ulaştıran bir yol bulabileceğimizi gösterir. Yıldız böceği
metaforu (Gerçeği İnciten Papağan'da birkaç kez karşımıza çıkar) kendi
ışıkçığına güvenen ve onu mutlaklaştıran insanın trajiğini anlatıyor. Yıldız
Böceği gecenin sonsuz karanlığına asılı durur... sadece kendi varlığına dayanan
bir güvenle. Rüya bu çıkmazdan kurtulma çabası içinde ulaştığımız bir mecaz. Kuş
Makamâtı Tuyur'da olduğu gibi maddi varlığımızla ruhumuz arasındaki çekişmenin,
o karğaşanın ortayerinden bizi çekip çıkaran imgedir. Ruhumuzla Allah'a
kanatlanıyoruz...
Simge değil ama...
İkiye bölünmüş bir nesnenin parçalarından biri değil.
Greklerin ikilik kavramı beden-ruh çelişkisini ifade etmiyor
mu?
Benim söz ettiğim varlığın merkezinde olarak insanın kendisinin
de ikonik bir gerçekliğe sahip olması. Bu mecaza sımsıkı sarılması, bu mecazın
sarmaladığı yani kutsalla halelenmiş bir katta duruşu.
Ama kendi benliğimizle kendi nefsimizi nasıl göreceğiz?
Burada İbn Arabi'ye yeniden gönderme yapabiliriz. Bir aynada
nefsimizi seyretmemize benzemiyor kendi benliğimizle nefsimizi görmemiz.
Kendisine bakılanın yansıttığı resim bakanın nefsinde görünüyor çünkü.
Yaratıcı'nın bilinmek istemesinden geliyor bu giz. Her şey yüzünü O'na dönüyor
ve binbir dille birlik şarkısı söylüyor. Aydın Tansel'in eski bir şarkısındaki
gibi, "herşey her şey senin" diyordu, "hayatı veren hayatı alan yine senin
ismindir". Evrende biçim giymiş her varlık İlahî şakıyan bir dildir.
Bu Claudel'in simge'yi tanımladığı bir yazısını
hatırlatıyor.
Claudel de panteizme düşmeden varlığın bir ima olduğunu
söylüyor, "dünya bize kendi yokluğunu ama bir başkasının sonsuza dek kalacak bir
başkasının tam deyimi ile Yaratıcısının varlığını alçak gönüllülükle coşkuyla
anlatan bir metindir." Varlık ölü bir harf değildir canlı bir düşüncedir, bir
safsata metni değil bize her şeyin önceden vaazedildiği bir Kelam'dır. İncil'de
de Kur'an'da da bizim her şeyi kendi gizemi içinde bir aynadaymışcasına
görebileceğimiz bildirilir. Kutsal kitap harf ve ses olarak inmiştir. Orada her
harf tıpkı bir zerre gibi manayı harfiyle Yaratıcı'yı bildirir. Görünenler bize
görünmeyenleri bildirmek üzere varedilmiştir. Kâinat kitabı... Ondan bir şeyler
öğrenebilmek için bir okuma disiplini edinmek zorundayız. Varlığın belirtisel
anlamı budur: Her şey Allah'ın bir ayetidir. Bir ima, bir mecaz, bir ikondur.
Özerk ve özgür bir varlık alanına sahip değildir. Yüzünü O'na dönmüştür. Kutsal
Sanatın "suret"i dışlamasının gizi de buradadır. İkon, O'na işaret eden, işarî
bir anlama sahip olandır. Garaudy'nin ifadelerini hatırlayın: İkon yani Allah'a
işaret eden bir nesne, bir heykel, taş, resim ile O'na ulaşmamıza engel olan
hatta O'nun yerini alan idolü (put) karıştırmamak gerekir. Çağdaş İslam sanatı
arabeskin hareket yönüne -burada arabeskin bir nesnenin çevre çizgisi değil de
bir hareketin deveranı olduğunu hatırlatıyorum- sadık kalabilir. Her şeyin
Allah'a doğru giden hareket üzerinde odaklaşan camilerin dışında Allah'ın
varlığına götürecek nesnelerin dinamik bir şekilde taklit edilmemesi için sebep
yoktur. Bugün üslupta idolatri (putperestlik) değilde ikonik diye
adlandırabileceğim bir hareketin, yani bizi nesneden Tanrı'ya doğru götüren bir
hareket olan çizginin dinamik düşüncesini de ihtiva edecek bir işaret teorisi
üzerinde bir modern resim üretilebileceğine inanıyorum... Kutsal sanat mecazidir
çünkü her şey mecazidir her varlık bir mecazdır. Varlığımız mecazi bir anlama
sahip. Nedir mecaz? İster benzetme ister ilgi olarak bir sözcüğün gerçek
anlamında kullanılmaması bir başka anlama işaret edici olması.
Yani insan elçidir diyebilir miyiz?
Eser de sanatçı da elçidir. Gerçekliğe götürür bizi. İyilik ve
güzelliğe.
Bu üç katmanın birbirine içkin olduğunu söylemiştim. Hakikat,
ihsan ve hüsn. Güzellik iyiliğin iç boyutudur, iyilik Gerçekliğin yani Allah'ın.
Tüm iyilik ve güzellikler O'ndan gelir. O'nun isimlerinden süzülür. Burçlarımıza
O'nun isimleri birbirini çevreleyen haleler halinde doğar. Bediüzzaman iman bir
hüsn-ü mücerred ve münezzehtir der. Güzellik derken hüsn-ü mücerredi
kastediyorum. Varlığın özündeki güzelliği. Bu Esmaülhüsnanın varlık katlarındaki
tecellileriyle çiçeklenir. Allah Vacib'ül Vücuddur. O'nun varolmasıyla kâinatlar
vücut bulmuştur. O'nun güzel isimleriyle sever ve acı çekeriz. O'nun Latif ve
Kerim isimleriyle... Dünyanın yüklendiği işlev budur. Bu yüzden sonsuz
simgelerle kuşatılmışız. Her varlığın bir simgesi vardır. Bu sadece tabiatta saf
halde bulunan güzellik değil aynı zamanda her an başkalaşan kalbimizde, kalb-i
selimimizde bir gülün kat kat çevrinmesi gibi sayısız güzelliği içkindir.
İnsandaki gizemin kaynağı da odur. İnsanların gizemli olduğunu fark edince
yüreğimizden dilimize dökülen sözcükler şiir, mesel veya öykü şeklini giyer.
Aslî gerçeğimize işaret edici kelimelere ulaşırız. Vıele Grıffın bu yüzden günün
ve gecenin saatleriyle iç içe giren, durmaksızın yenilenen, dalga ve ateş gibi
bitip tükenmez ve değişken olan, sonsuz bir lirizmle zenginleşen, güçlü bir
toprak gibi verimli, GİZEM gibi derin ve tadına doyulmaz, çevik ve kılıktan
kılığa giren bir TUTKU'dan söz eder. Sonsuz davranışlardan oluşan bir devinim
tutkusu, sevinçli ya da üzüntülü, sayısız başkalaşımların güzellik kazandırdığı
hayat tutkusunun ta kendisi... Bu İsim'lerin titreşimidir: İnsan bir fanustur ve
yüreğinde yanan inanç ışığıyla yüzeyindeki İsimler okunabilir. Örtmek anlamında
küfür bu ışığı söndürür, insanı nihil'in karanlığına atar. Ve in min şey'in illa
yüsebbihu bi hamdihi. Her şeyde Allah'a bakan bir yüz vardır, her şey O'na dönük
bir ima, bir nişan, bir işarettir. Her şeyin işarî bir anlam taşıdığını düşünmek
varlığın gerçeğini, evrenin varoluş gerçeğini Allah'ın İsimlerine uzatır. Her
şeyin gerçeği bir İsm'e dayanır. Velilerin "hakiki hakaik-ı eşya Esma-ı
İlahiyyedir, eşyanın mahiyeti o hakikatlerin gölgeleridir"deyişi bundandır.
Ruhun ve evrenin tüm çizgileri, tüm girinti ve çıkıntıları tüm uyum ve güven
dolu imgeleri HİKMET pergeliyle çiziliyor. Kâinat resmi ihsan ve inayet'ten
geliyor, her şeyin gerisinde bir hüsün ve ziynet kasdı var. Tabiatı sahih bir
alan olarak kendisine kılavuz edinen ilk çağ sanatçısı Gerçek bir dünyaya
gönderme yapıyordu, imge gerçeklikti. Sun' ve inayet kâinatın katlarındaki
güzelliği gülümseyen çehre olarak resmediyor. İhsan anlamını lütuf ve kerem
anlamı katlıyor. Bu katın varlıktaki izdüşümü Allah'ın bilinmek ve sevilmek
arzusu. Kendisini tanıtmak ve sevdirmek merhamet ve nimet iradesinden süzülüyor.
Acımak ve şefkat etmek.. Bu katmanda Cemal ve Kemal sıfatlarına ulaşıyoruz.
Güzellik ve aşk'ı doğuran bu sıfatlardır. Bunlar hem aşk hem de hüsündürler.
Hüsün ve aşkın birleşmesi bu sırdandır. Cemal kendini sever ve göstermek ister.
Kendisi mecaz olan her varlık Latif ve Kerim isimlerini zikreder ve gize bir
ayna olur. Latif ve Kerim isimlerinin arkasında Vedud ve Maruf isimleri okunur.
Bu binlerce birlik perdesine sarılı sonsuz bir çevrim içinde Mün'im ve Rahim
isimlerine ulaşırız. Oradan Hannan ve Rahman isimlerine kavuşur ve Cemil'in hem
güzellik hem sevgi anlamını ihtiva eden bir katmana taşınırız. Alim, Hakim,
Mukaddir ve Musavvir... Varlık katları birbiri içinde sarılı perdelerdir ve her
perdede Esmaül hüsnanın birisi yazılmıştır. Bu kâinat tasavvuru sanatçının tıpkı
Musa'nın (as) sığındığı dağ gibi kendisine Gerçek ve emin bir sığınak düşüncesi
sunuyor. Zamansallığı aşmak, her şeyin herkesin üstünde ışıklara bürünmek ve
ışıl ışıl bir hayal gibi zihinlerde gezinmek ... Evrenin görünürlüğünün ötesinde
fenomenlerin içyüzüne doğru süzülmek. Varlığın yüreğine sızmak. Tüm bu imgeleri
çöze çöze varlığın anlamını buluyoruz.
Duyarlığın ayrıştığı, ahlak, sanat ve bilimin özerkleştiği
her şeyin özerk akıl temelinde kurgulandığı bir çağda hatta "eser" in kendisinin
tüketim nesnesi olarak dönüştürüldüğü bir zamanda bu söylediklerinizi nereye
oturtacağız?
Yeniden o sahih gönderme alanına ulaşmaktan söz ediyorum.
Araçların belirleyici hale geldiği, Göksel Gerçeklikle
temasımızın kesildiği, ruh'un yerine nefs'in özgürlüğünün anlaşıldığı,
bilinçaltımızda hurafe ve mitolojinin kaynaştığı, tarihî gerçekliği de mitik
kalıplarla algıladığımız, kendisi trajik olan Şeytan'ın tıpkı Yaratıcı gibi "müdahil"
bir konumda bulunduğu, nihil'e tutunmağa çalıştığımız bir çağda bu çağrıyı
yapmak durumundayız. Yeniden birbirine içkin olan gerçeklik ve iyilik ve
güzelliğe ulaşabilmemiz için... bu çağrıya ihtiyacımız var. Bir öte gerçek
arayış... Güzelliğin lüks bir kategori, çirkinliğinse bir form olarak
algılandığı bir zamanda ortak değer ölçülerine ulaşmak zorundayız. Her zerreye
uluhiyyet verildiği bir çağda yeniden bir putkıranlığa girişmek zorundayız. O
edebî edebe kavuşmak... Terbiye edici bir ruha. Allah'ı görür gibi ibadet
etmeye... Sanatı ibadetin bir parçası olarak gerçekleştirmeye... Şiiri
küçümseyen bir ruha, hayalden müstağni bir ruha ermek zorundayız. Evrendeki
birlik uyumuna katılabilmek için buna ihtiyacımız var. Pörsüyen, bozulan ve
dağılan bir dünyanın fotoğrafını gerçeklik diyen sunan modern sanatçıya da,
nefsin parazit düşlerini bir form olarak gören postmodernist sanatçıya da
yeniden semavî gerçekliğin imgelerini tanıtmak... Bu metafizik imajinasyonun
aklı kuşkularda boğulan ve kalbi fani sevgilerde yaralanan insanı elinden tutup
kaldırabileceğine inanıyorum. Bir kudret sözcüğünü mesela balarısını varlığa
küçük bir fihrist yapan, bir sayfada mesela insanda makrokozmosun sembollerini
yazan, bir noktacıkta mesela bir incir çekirdeğinde görkemli bir ağacın
programını derceden ve bir harfte mesela insanın yüreğinde kâinatın sayfalarında
tecelli eden tüm İsim'lerin eserlerini gösteren, belleğimizde zengin bir
kitaplığı yazdıran Yaratıcı'yı bildirmek... O kayıp cennet'in dilini yeniden
bulacağız, o deneyimi yeniden yaşayacağız. Çünkü cennet de bir imgedir, cennet
de göksel bir çiçektir. Ne diyor Bediüzzaman: Yeryüzü de bir çiçektir. Bahar da
bir çiçektir. Sema da bir çiçektir; yıldızlar o çiçeğin yaldızlı nakışlarıdır.
Güneş de bir çiçektir. Ziyasındaki yedi rengi, o çiçeğin nakışlı boyalarıdır.
Alem güzel ve büyük bir insandır, nasıl ki insan küçük bir âlemdir. Huriler
nev'i ve ruhaniler cemaati ve melek cinsi ve cin taifesi ve insan nev'i, birer
güzel şahıs hükmünde tasvir ve tanzim ve icad edilmiştir. Hem her biri
külliyetiyle; hem her bir ferdi tek başıyla Sani-i Zülcemalinin esmasını
gösterdikleri gibi, O'nun Cemaline, Kemaline ve rahmet ve muhabbetine birer
sadık şahittir.
Bediüzzaman da nesnelerin gerçeğini açıklarken bir
imajinasyon kullanıyor sanırım.
Evet Eliade'nin belirlediği gibi O'nda da kavramlarla ifade
edilemeyen dilin ifade imkanlarını zorlayan bir sınır var. Ve Bediüzzaman bu
sınırda bir anlam demeti olarak imgeyi kullanıyor, imgenin atıf düzlemlerinden
birine indirgenerek somutlaştırıldığı bir zamanda çok katlı anlam dünyasına
çekiyor imgeyi.
Gerçekçiler de bir imge dünyasında yaşamıyorlar mı?
Yaşıyorlar kuşkusuz, Eliade en silik varoluşta bile simge
kaynıyor, diyor.
Kendisini kutsallıktan tümüyle soyutlaması mümkün mü
insanın?
Bu bir aldanma tabiiki. İbrahim Kiras'ın şiirinde dediği gibi,
"aldanıyor ve aldatıyoruz/hayat diye bildiğimizi küfün üstüne yattıkça..."
Maneviyatımızın fakirleşmesiyle kuruntuya ve saymaca gerçekliğe sürükleniyoruz.
Mitolojik kalıplar devreye giriyor. Oluşturduğumuz mitik kodlar gitgide bizi
kodlamağa başlıyor. Hani derler ya inandığı gibi yaşamayınca yaşadığına inanmağa
başlıyor..
Kuş Uykusu'nda da önceki öykülerinizde olduğu gibi kadın
figürü önde geliyor?
Modernliğin simgesi kadın değil mi? Ayaklar altında çiğnenmiyor
mu?
Aşkın boyutu yitiren inanın trajiği Kuş Uykusu'nda komik
duygusuyla iç içe işleniyor. Eski öykülerinize göre daha çözük bir dünyayı
tasvir ediyorsunuz...
Sanırım Küf'te geçiyor: Cife. Zarifoğlu'nun bir şiirinde de
geçer. Bu imge, öykülerin size çözük gözüken evrenini ele veriyor. Sufiler dünya
için kullanırlar bu nitelemeyi. Hadislerde de geçiyor, dünya için cife deniyor.
"Pis, çirkin" anlamına geliyor. Dünyanın bu yüzü fazla tasvir bulmuş kendine. Üç
yüzlü bir dünya bizimkisi. Biri mânâ-yı harfiyle İsim'lere bakıyor, aşka layık
bir sureti var. Öteye bakan bir yüzü var bir de cife sıfatına elyak bir yüzü var
ki hakikat ehlinin nefretine kaynaklık eden budur. Modern görüş insanın ve
dünyanın Yaratıcıya dönük tüm göksel niteliklerini yok ediyor, onu bir hayvan
hatta nebat derekesine çekiyor, nefs düzeyine indirgiyor. Bu olgunun son
yıllarda ülkemizdeki deneyimini öykülerken çözük bir resim karşıma çıktı. Kendi
doğasının sınırlarına hapsolan insanın trajikomik hikayesini yazdığını
hissediyorum. Bu beni yaralayan bir şeydi, yazmak isteyip sürekli kaçtığım
tuzağa düştüm, yakalanmaktan korktuğum ağa tutuldum.
Düşkırığı, Gizli Özne gibi eski öykü damarınıza uzanan
temalar da yok değil gerçi. Bir de kısa öyküler. Bu bilinçli bir seçim mi?
Sayılır. Hep mesel yazmak istiyordum. Kısa öyküler açık uçlu
serbest metinler. Nerede başlayıp nerede bittiği kestirilmeyen, dramatik
kaygıları dışlayan ve tamlığa ulaşma imkânlarını açan bir çalışma. Bana daha
yakın daha sıcak bir form olarak gözüküyor. Geleneksel Şark öyküsünün ifade
imkânlarına dönüş için bir kapı aralayabilir sanıyorum. Tabi bu sanımı
doğrulayacak çoklukta metinler üretebilirsem. Bir başlangıç çalışması. Daha önce
Gerçeği İnciten Papağan'da denemiş ve Kapı, Yılan gibi kendimce başarılı
sonuçlar almıştım. Epizodik bir öykü formu için ön çalışmalar şeklinde de
düşünülebilir. Modernizmin samyeli üzerimizden esmemişçesine yeniden Kutsal
geleneğe rücû etmemizin bir nişanesi olarak kıssa hikayenin yepyeni bir içerik
ve formla üretilebileceğine inanıyorum. İlahi merkeze döndükçe uğradığımız
belaların ruhumuzda açtığı yaralar şifa bulabilecektir. Kadın dediniz...
Yaralanmış... Bu fırtınadan en çok onlar zarar gördüler. Onları toplumu
kavramada bir ölçü olarak tasvir edebiliyorum. Onlara bakınca ruhumun uğradığı
belayı tanıyabiliyor, dehşetin ürpertisini izleyebiliyorum.
O kristali büsbütün yitirmediğimizi mi düşünüyorsunuz?
Düşünmüyor, inanıyorum. Bu umuda sahip olmasaydım tek satır
yazmağa cüret edemezdim.
Modernleşmiş Müslüman zihinlerin düçar olduğu çıkmaza
düşmediğinizi mi söylemek istiyorsunuz?
Türkiye'de İslamî aydınlanmağa öncülük eden Bediüzzaman'ın
ördüğü saçağa sığındım. Ruh'un parladığı ışığı Sözler'le tanıdım. Henüz on yedi
yaşında bir gençtim ve gözlerim ışığa boğulmuştu. Henüz Kafka'yı, Camus'yu,
Dostoyevski'yi tanımıyordum.
Saydıklarınız İslam’a karşı bir bakış açısı taşımıyor mu?
Evet söylenebilir. Hüseyin Nasr'ın onlara ilişkin negatif bir
yorumu var. Kısmen katılıyorum. Nasr'ı gibi gerçek İslamî edebiyat, Franz Kafka
veya en iyi biçimde Dostoyevski'nin yazılarında gördüğümüz öznel edebiyat
türünden bütünüyle farklı. Batı edebiyatının bu önemli simaları, İslam'ınkinden
farklı hatta bütünüyle aykırı bir bakış açısı taşımaktadırlar. Nasr hristiyan
olmalarına karşılık Dante ve Goethe'yi, son dönemden T.S. Eliot, Rilke ve
Claudel'i İslam'a yakın buluyor ki, doğru. Buna öteki metafizik şairleri de
katabiliriz. Klee, Kandinsky, Tarkovsky gibi sanatçıları da. O'nun nihilizm
taklidi yapan sanatçılara yönelik eleştirisi de önemli. Şöyle diyor: "Bugün
Müslüman dünyada gözlemlenen en kötü trajedilerden biri de son zamanlarda
bilerek Batı'nın hastalıklarını taklide yeltenen yeni bir tür kişilerin ortaya
çıkmış olmasıdır. Böyleleri gerçekten bir bunalım içinde olmadıkları halde,
modern görünmek hevesiyle kendilerini bunalıma itmeğe çalışmaktadırlar.
Fırtınalı ve bunalımlı bir ruhtan çıkıyormuş izlenimi verecek şiirler
yazmaktadırlar. Oysa hiç de bunalım içinde değillerdir. Nihilist olmaktan kötü
bir şey yoktur; fakat Batı sanatının çöküşünü taklit etmek için nihilist
edebiyat üretme çabasıyla nihilizm taklidi yapmak daha kötüdür. Tanrıtanımaz ve
nihilist bir bakış açısının yanısıra İslam dünyasında yayılan psikoloji ve
psikoanaliz, İslam karşısında bugün cidden büyük bir tehlike durumunda bulunan
geleneksel İslamî psikoloji ve psikoterapiye dönmek ve edebiyat adına İslam
dünyasına giren bu kadar şeyin nesnel bir değerlendirmesini yapmaya imkân
verecek ölçüde özge bir İslamî edebiyat eleştiriciliği yaratmaktır". Tabi
nihil'e İslam tefekküründe nasıl bir anlam atfedildiğini de söz konusu etmek
gerekiyor. Nasr modern insanın nihil'i hep ürkütücü ve olumsuz yönüyle
tanıdığını söyler. Nihil'e verilen manevi anlam bu bakımdan önemli. Mevlana,
"biz de bizim varlığımız da yokluktur" diyordu. Nihil hayatını çevreleyen aşkın
boyuttan habersiz modern insana gerçek anlamıyla tanıtılmadıkça ürkütücü
işlevini sürdürecektir. Mevlana, "varlığımız gölgedir, Yaratıcı'nın varlığına
nispeten yokluktur" derken her lahza silinen ve yerini yenilerine bırakan bir
evren tasavvurunu dile getiriyordu. Bu ne Newton'un mekanik kâinat tasvirine ne
de ağnostiklerin körlüğüne benziyordu. Bu, evrenin bir zamansızlık ve
mekansızlık içinde yer aldığı fikrine dayanıyordu. Süruş'un Evrenin Yatışmaz
Yapısı'nda belirttiği gibi, kâinat hareketten başka bir şey değildir. Değil mi
ki hareket de akıcı ve giderek varolan, varoluşu dereceli bir varlıktır, cüzleri
de birlikte varolan cüzler değildir, bu sebeple yarının evreni yarın ortaya
çıkacak, hâdis olacaktır. Yoksa evren vardır da yarın da bulunması zamanın
geçişine kalmış değildir. Evrenin kaladurması ve üzerinden zamanın akadurması
demek değildir. Evrenin hareketi de dereceli olarak hudus bulması demektir.
Evrenin dereceli hudusu her lahza tecelli etmesi görünmesi ve ortaya çıkmasıdır.
Nihil'e dönersek... Bu birlik ilkesine bağlı olarak Allah dışındakilerin O'na
bağlı bir anlam düzeyine sahip oluşlarıyla ilgilidir. Masivanın fena damgası
yemiş olması ve varlığının ve görünüşünün "hayalî" oluşu... Allah gerçektir ve
Allah'ın dışındakiler O'nun gerçekliğine nispeten hayaldir. La mevcude illahu,
La meşhude illahu, bunu anlatır. Varlıkların hayalî oluşu, Allah'ın mutlak
varlığı ve Gerçekliğine nispeten "hiçbir şey" oluşu boşluğun manevi anlamını
belirtir. Burada karşımıza Birlik (tevhid) ilkesi çıkar ve varlığa anlam
kazandırır. Varlık vardır çünkü Güzel İsimler binlerce birlik perdesinde her an
cilvelenmektedir. Nasr, İslam sanatının her zaman maddi şeylerin geçici ve
zamansal özelliğinin vurgulandığı ve nesnelerin boşluğunun öneminin belirtildiği
bir ortam yaratmağa çalışmıştır, diyor: "Fakat nesneler tamamiyle gerçekdışı ve
mutlak olarak hiçbir şeyseler, kendisiyle başlanılacak hiçbir nesne ve üzerinde
konuşulacak hiç bir sanat olmayacaktır. Ancak tüm bütünlüğüyle bir ortamın
gerçekliği, hem nesnelerin hayali yönünü ve onların yansımalarını hem de
gerçekliğin daha yüce düzeylerinin ve nihayette bizzat Mutlak Gerçekliğin olumlu
sembollerini kapsar. Her iki yön de vurgulanmalıdır. Birisine boşluk tekabül
eder, diğerine de bir sanat ürününde uygulanan olumlu materyal, form, renk ve
benzerleri tekabül eder. Bunlar, birlikte onun gerçek dışılığına şekil vererek
ve aslî gerçekliğini olumlu bir sembol ve uyumlu bir bütünlük olarak
aydınlatarak bir nesnenin, mekânın ve hem de olumlu formunun eşit derecede
merkezî rol oynadığı İslam sanatının bir karakteristiği olan arabesk örneğinde
açıkça görülebilir. Arabesk, boşluğun, maddenin tam merkezine girmesini;
opaklığını ortadan kaldırmasını ve İlahî ışığın önünde onun şeffaf olmasını
mümkün kılar. Birçok formuyla arabeskin kullanımı aracılığıyla boşluk, maddî
nesnelerden boğucu ağırlıklarını kaldırarak ve ruhun nefes almasını ve
yayılmasını mümkün kılarak İslam sanatının farklı veçhelerine girer." Biz de bu
boşluğun orta yerinde iyyake nabudu ve iyyake nestain demiyor muyuz? Yaratışına
sebepleri perde etmiş olan Allah'ın yüreğimizdeki sesi doğrudan işitmesi...
Boşluk edebiyatta kinaye ve mecaz üretiyor. Sözcüğün aslı da, işarî anlamı da
boşluğun olumlu yönünü ortaya koyar.
Bu Baudrrillard'ın hipergerçeklik belirlemesini
çağrıştırıyor. Her şeyin iletişim nesnesine dönüştürülebildiği bir ortamdan söz
ediyor. Gerçekliği yitiriyoruz. İmge gerçekliğe yeğleniyor. Ne dersiniz?
Nihil'in olumsuz bir içerikle tanımlanması sonucu karşımıza
çıkıyor bu. Baudrillard da McLuhan gibi aracın mesajı belirlediğinden hareket
ediyordu. Sahte gerçekliğin üretildiği modern iletişim aygıtlarının doğasına
ilişkin analitik bir bakış açısı sonucu her şeyi tümüyle yitirdiğimiz
varsayımına dayanıyor. Bu kısmen doğrudur. Buadrillard hepimiz ekranız, diyor.
Bizzat ekranız. Arada kalanlar insan değiller. Kendisi de bunun kötümser bir
yaklaşım olduğunu ifade ediyordu: Doğrudur: Artık oyun bir ekrandan ötekine
gönderiliveren bir oyuna dönüşmüş durumda. Tümüyle mitoloji üreten, saymaca bir
gerçeklik üreten ve içeriğini tüketim ilkesinin belirlediği bir iletişim ortamı.
Ekranı doldurmak dışında bir kaygısı yok. Raiting dışında. Descartes'in
varsayımı dönüşüyor: Kanal değiştiriyorum o halde varım. Bu aşkın boyutu yitiren
insanın yalancı söylem ve imgelere bel bağlamasıdır. Maneviyatı çölleşen,
zavallı bilincini sahte bir ekrana teslim eden modern insanın trajiği. Modern
iletişim araçları kitlesel modernleşmenin taşeronu olarak kullanılmaktadır.
Üstelik ekran saydamdır ve her türden değeri tüketmektedir. Ürettiği aracın
doğasına hapsoluyor insan. Oysa ekran karşımızda cansız bir külçe halinde
duruyor. Bir düğmesi var. Alıcı olarak her şeyi almağa, aktarmağa hazır. İçerik
aracın doğasını dönüştürebilir mi? Bu sorunun ciddi bir çözümsüzlük ürettiğinde
kuşku yok. Odaksız bir araç. Orada bir duyarlık üretmekten çok insanın önceden
sahip olduğu duyarlığı tüketmesi söz konusu. Bu odaksızlığa karşı nasıl bir
çözüm geliştirilebilir? Türdeş programcılık bir çıkış yolu olabilir mi? Konu
odaklı bir ekran oluşturulabilir mi? Yoksa sık sık lokal yapımlarda aynı tema
üzerinde bir teksif sağlamak suretiyle gününün önemli bir kesitini karşısında
geçiren seyirciye berhava olmayacak bir muhteva aktarmak mümkün olabilir mi?
Tabi televizyonun mitik bir dile, imgesel gerçekliği aktaran diline vurgu
koymamız gerekiyor. Ama nihil'in İslam maneviyatındaki anlamıyla televizyonun
mitoloji üreten dili arasında bir ilgi olduğunu sanmıyorum. Ben özdeşleşme
yoluyla seyircinin bilincini belirleyen bir araçtan değil, gerçekliğin bizzat
kendisi olarak imgeden söz ediyorum. Kendimizin mecaz oluşumuzdan...
Hakikatten neşet eden imajinasyonun da tüketim nesnesine
dönüştürülmesi tehlikesi yok mu?
Zaten ekranın aktardığı içerik metafizik imajinasyona
elvermiyor. Ekranda Gerçekliğin kendi formu içinde aktarılması söz konusu
olamaz. Hikmet, deneyimin bilgisidir. Nasıl yaşanmadan tasavvufi imgeleri
"kullanmak" mümkün olamıyorsa, her muhteva kendi dilini kendi formunu ve kendi
mediumunu kendisi oluşturuyor. Lâkin hikmet olmasa bile Hakikat'in kokusunu
taşıyan bir içeriğin ekrandan yansıması mümkün olabilir(mi). Doğrusu bunu tam
kestiremiyorum. Bizim bazı tecrübelerimiz oldu. Kanal 7'de Özkul Eren'in Esma
Zikri filan vardı. Bu tecrübeler aracın doğasını zorlayıcı örnekler. Ama
sinemada Tarkovsky mistik bir cereyana kapılarak geleneksel dramanın kalıplarını
kırdı. Tarkovsky sineması özgül bir sinema dilinin nasıl yepyeni bir solukla
esebileceğini bize gösterdi. Kısaca hikmetin bin bir dille yansıdığı bir ibret
perdesi oluşturdu. Bunun aynen televizyona taşınması çok zor. Çünkü biri odaklı
öteki odaksız. Tabi televizyonun doğasının başka çetin sorunlar içerdiğini de
belirtmem gerekiyor. Bu yüzden Baudrillard hâlâ bir "eser"den söz edilebilir mi?
diye soruyordu. Doğrudur ekran yapaydır, imgeleri iletir. İletilen asıl
değildir. Derinliği yoktur. Bilinci parçalar, yaralar ve enformasyon denilen
saçma sapan bir muhtevayı seyircinin bilincine boca eder. Muhayyilemizle barışık
olmayan bu ucubeden ciddi bir şey beklememek gerektiğini düşünüyorum.
Ama iletişim yazılarınızda odaklı televizyondan, bir hikmet
perdesi olarak ekran'dan söz ediyorsunuz?
Odaklı derken daha çok türdeş programcılığın egemen olduğu bir
televizyon ortamına gönderme yapıyorum. Batıda bunun örnekleri var. Bu yüzden
sözgelimi sadece haber, sadece belgesel veya sadece müzik yayını yapan bir
televizyon istasyonunun bizim açımızdan daha anlamlı olduğunu savunuyorum.
Bizdeki tecrübeler daha lokal bir tv yayınını öncelememiz gerektiğini
hatırlatıyor. Geleneksel televizyon formatını veri alarak işe koyulunca baştan
kaybetmiş oluyoruz. Hikmet perdesine gelince... Bunun Geleneksel kültürümüzde
bir damarı, bir karşılığı var. Kutsal İslam sanatının gerçeklik kavrayışı buna
elveriyor.
Nasıl yani?
Hz. Ali'nin bir sözü var. Efendimizin (sav), "Allah var idi ve
O'nunla beraber başka bir şey yoktu" hadisini söyler ve ekler: "hâlâ da öyledir"
Bu birlik ilkesidir. Yani İbn Arabi'nin ifadeleriyle söylersek,
Varlık birdir, birden fazla değildir. O da Allah'ın varlığıdır.
Burada panteizme düşme tehlikesi söz konusu değil mi?
İbn Arabi için söylersek tevhidin iç boyutuna ulaşmak söz
konusudur. Fakat vahdet-i vücutla ateizm arasında bir ara alan, daha doğrusu bir
tehlike söz konusu olabilir. Sufiler Allah hesabına kâinatı inkâr ederler,
ateistler kâinat hesabına Allah'ı. Neyse...Ne diyorduk?
Varlık birdir...
Evet Hüda'nın varlığından başka varlık yoktur diyor Muhyiddin
Arabi hazretleri. Her ne kadar birden fazla varlık yoksa da o varlığın zahiri ve
batını vardır. Batını bir nurdur ki âlemin ruhudur. Sözler'deki bekayı ruh
bahsini hatırlayın. Orada da İlahî nur'un kâinatın ruhu olduğu, varlığın ruhu
olduğu belirtiliyor. Alem bu nur ile dopdoludur. Bu nurun sonu, sınırı yoktur.
Sonsuz bir denizdir. Hayat, ilim, irade, kudret bu nurla kaimdir. Eşyanın
görmesi, işitmesi, söylemesi, hareket ve tasarrufu bu nur sayesindedir. İbn
Arabi'nin bu ifadelerini Bediüzzaman'da özellikle Esmaülhüsnanın kâinattaki
tecellilerini izah bakımından bulabiliriz. Kâinatın sonsuz ve sermedî bir hüsün
ve cemalle, kemal ve hikmetle vücut bulduğunu, bütün güzelliklerin o sermedî
hüsünden geldiğini, imanın bir bağlanma ve adanma olduğunu o bağın kopması
halinde kâinatın bir vahşetgâh ve hüzüngâh olacağı belirtilir. Semada,
yeryüzünde, varlığın yani maddenin alt sınırında mikrokozmosta, bir arş olarak
insanın yüreğinde her an İlahî bir ezgi titreşiyor. Allah'ı medih ve sena ediyor
varlıklar. Bin bir dille O'nu tesbih ediyor. Hareket kaynağı bu. Zamanın anlamı
buradan geliyor. Varoluş O'nun nuruyla anlamlanıyor.
İman bir intisaptır diyor Bediüzzaman. O bağ kesilse varlık
karanlığa düşer. İnsanın yüzeyindeki İsimler okunmaz. İşte İbn Arabi bu nurun
bir olduğunu, tek olduğunu ifade eder. Eşyanın doğası, özellikleri, keyfiyet ve
edimleri bu nurdandır lakin bu nur tektir. Varlıktaki tenevvü de oradan gelir
yani ehadiyet ve vahidiyet prensipleri O'nun Birliğinden gelir. Bunların her
biri bir pencere gibidir. Bediüzzaman tasavvuf geleneği bakımından her ne kadar
İbn Arabi ekolünden ziyade İmam-ı Rabbani ekolüne daha yakın ise de kâinat
tasavvuru bakımından benzeşirler. Peki bu nurun sıfatı nerede doğuyor. İşte sözü
edilen pencerelerden Otuz üçüncü Söz'deki Otuz üç Pencere rakamların semantiğine
dikkat ediniz yokluk ve fenadan beri olan Yaratıcı'ya varlıktan açılan kapıdır.
Varlığın gözüdür pencereler. Orada Bediüzzaman, Ve in min şey'in illa
yusebbihu'nun açıklamasını yaparken bunu belirtir. İlginç bir metafor kullanır:
Denizin yüzeyindeki kabarcıklar... Varlık alanına giren her şey Allah'ın
nurundan yani İsim'lerinden mazhar olduğu tecellilerle tıpkı suyun yüzeyindeki
yakamozlar gibi yanıp yanıp söner. İşte bir su damlasındaki ya da cam
zerreciklerindeki küçük küçük mecazî güneşçikler hep Şemsi Sermedî olan
Yaratıcı'nın nurunun akisleridir. Hareket de budur, varlık da budur, varoluş da
budur. Eğer O Şems-i Sermedî'nin ışığından yoksunlaşırsa sayısız güneşleri yani
putları kabul etmek gerektir. Burada kesrete de bir gönderme yapılabilir. Kesret
denizine savrulan insan Birlik ilkesinden Birlik'in selamet sahilinden
uzaklaşmış ve kâinatın cüzlerinde boğulmuştur. Yaratıcı'dan kopuk bir kâinat
tasavvuru prometeci trajiye düşüyor. Yani varlıklar bir hüzüngâh sureti alıyor.
Her şey ve herkes birbirine düşman vaziyeti takınıyor. Yardımlaşma yerini
çatışma ve birbirini acımasızca yok etmeye bırakıyor. Bu tasavvur, trajik dünya
görüşünün kaynağını oluşturuyor. Oysa çirkinlik de şer de hep İlahî Güzellik'in
hüsn-ü mücerred'in kavranması bakımından bir araç olarak yaratılmıştır. İBRET
nazarıyla bakıldığında zahirin çirkin yüzüne değil belki Cemil olan Allah'ın
yaratışındaki güzelliğe, o gizli yüze dikkat ediyoruz. Ve varlığın anlamı
değişiveriyor. Burada niyet ve nazar iki önemli anahtar kavram olarak karşımıza
çıkıyor. Niyet biliyorsunuz eşyanın mahiyetini tağyir ediyor. Dünyayı bir vahşet
ve hüzün evi değil Samedanî bir Kitap olarak mütalaa etmeğe başlıyorsunuz. Bu
öyle bir kitap ki, harf ve kelimeleri kendilerine değil O'nun İsimlerine işaret
ediyor. Bediüzzaman bu bakımdan Kudret'in varlığının kâinatın varlığına oranla
daha kesin olduğunu söyler. Tüm yaratılmışların hem birer fert olarak hem de
külliyetiyle O'nun, Kudret'in cisimleşmiş kelimeleri olduğunu söylüyor. Bu bizi
ayan-ı sabite ve Levh-i Mahfuz'a ulaştırıyor. Varlıkların Allah’ın ilmindeki
formlarına ayan-ı sabite denilir. Levh-i Mahfuz ise olmuş ve olacakların kayıtlı
bulunduğu İlahî defterdir. İbn Arabi mümkün varlıkların yokluktaki asılları
üzerine sabit olduğunu söyler ki, bu ayanı sabitedir. Orada Hakk'ın varlığı
dışında hiçbir şey yoktur. Peki vücud giydikten, beden libasını ruhumuza
giydikten ve yeryüzüne indirildikten sonra da mecazî bir varlığa sahip olmuyor
muyuz? Bu bakımdan bir ikon ödevi görmüyor muyuz? Hakk'ın isim ve sıfatlarıyla
belirmesinden başka nedir ki varlık? O'ndan gelen tecelliler olmaksızın bir
anlam ve hakikatimiz olabilir mi? Gazzali'de varlığın iki yönü olduğu gerçeği
bir kez daha dile gelir: Biri o şeyi zatına diğeri Yaratıcısı'na baktırır.
Herşey kendine bakan yüzüyle ölü, madum ve hakikatsizdir; vechullah itibariyle
vardır, diridir ve hakikidir. Zaten mecaz derken bir başka hakikate işaret etmek
üzere vücut bulmuş olanı kastediyorum. Mişkatülenvar' |