|

Danimarka'da İslamiyet 'moda'
Haftada 5 - 10
gencin Müslüman olduğu Danimarka'da, son birkaç yılda İslamiyete
geçenlerin sayısının da 5 bini bulduğu açıklandı.İRFAN KURTULMUŞ Kopenhag
Yükselen trend İSLAMİYETİN, Danimarka'da
yükselen trend olduğu ortaya çıktı. Kopenhag Üniversitesi'nden Tina G.
Jensen ve Kate Östergaard, İslamiyet'i kabul eden 300 genç arasında bir
araştırma yaptı. Araştırma sonucu, ülkede, haftada 5 - 10 gencin Müslüman
olduğu, son birkaç yılda Müslüman olan Danimarkalı sayısının da 5 bini
bulduğu
anlaşıldı.
Gençlik protestosu JENSEN, gençlerin
ortak yanının, 'Müslüman göçmenlerle küçük yaştan beri iç içe olmaları,
İslami düşünce ve yaşam tarzından etkilenmeleri' olduğunu belirtti. Buluğ
çağındaki gençlerin tercihinin altında 'gençlik protestosunun' yattığını
vurgulayan Östergaard da, "20 yıl önce, solculuk nasıl bir gençlik
başkaldırmasıysa, şimdi de gençlerin Müslüman olmaları aynı şey"
dedi. (Milliyet :16 Ağustos 2005
)
Der Spiegel İslam'ın
Yükselişini Kapak Konusu Yaptı.'Muhammed Peygamber Kimdi' başlığı ile
haberleştirilen konuya dergide 20 sayfa yer ayrıldı.Dünyada hiçbir dinin
İslamiyet kadar hızlı yayılmadığının belirtildiği haberde, ünlü İngiliz
filozof Ernest Gellner'in, "İslamiyet Allah'ın dünya için öngördüğü bir
toplum düzeni" sözlerine yer verildi.
30 Aralık 2001 tarihli
sayısında özellikle İngiltere'de İslam'a dönüş yapanları konu edinen The
Daily Telegraph gazetesinin, sonradan Müslüman olan kişilerle yaptığı
röportajlarda ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Bu kişilerin önemli bir
kısmı statü sahibi, iyi bir aile çevresine sahip, İslam'ı iyice araştırıp
öğrendikten sonra din olarak seçen insanlardır. Örneğin eski İngiliz
hükümetinde Sağlık Bakanlığı yapmış olan Frank Dobson'ın oğlu Joe Ahmet
Dobson, Kuran'ı bir arkadaşının kendisine hediye etmesi ile 16 yaşındayken
okuduğunu ve aklındaki soruların tüm cevaplarını bulduğunu söylemektedir.
23 yaşına geldiğinde resmi olarak İslam'ı kabul ettiğini açıklayan ve
bugün 26 yaşında olan Joe Dobson, ailesinin de bu kararında kendisini
desteklediğini anlatmaktadır. Habere göre, Dobson'ın babası her Noelde
kendisine hediye olarak İslami kitaplar almaktadır. İngiltere'de son
dönemlerde İslam'a dönenler arasında, BBC eski genel müdürü John Birt'in
oğlu, ünlü hakimlerden Lord Justice Scott'ın kızı gibi önde gelen
çevrelerden insanlar bulunmaktadır. Son yirmi yıl içinde 20 bin kişinin
İslam'a döndüğü tahmin edilen İngiltere'de, 11 Eylül saldırılarından sonra
dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi İslam'a yöneliş daha da
hızlanmıştır. Manchester Camisi'nin verdiği bilgilere göre 11 Eylül'ü
takip eden ilk haftalarda sadece kendi camilerinde 16 kişi İslam'ı kabul
etmiştir. İslam'a dönenlerle ilgili yapılan araştırmalarda dikkat çeken
bir nokta da, İslam'a dönüşün daha çok kadınlar arasında görülüyor
olmasıdır. Amerika'da İslamiyet'e dönen her dört kişiden biri,
İngiltere'de ise her iki kişiden biri kadındır.(My Dad Buys Me Book About Islam, Telegraph, 31
Aralık 2001)
Yaklaşık bir milyon
Müslümanın yaşadığı İtalya'da son iki üç yıldır da 5 bin kişinin
İslamiyet'e döndüğü tahmin edilmektedir.( Reuters Haber Ajansı, 26 Kasım
2001)
Chicago Tribune gazetesi
ise İslam'ın yükselişini, 'Arayış İçindeki Amerikalılar İslam'ın
Öğretilerine Sarılıyor' başlıklı haberinde ele
almıştır.

The New York Times
gazetesinde yayınlanan 'Islam Attracts Converts by the Thousands'
(Binlerce Kişi İslam'a Dönüyor) başlıklı haberde ise, sonradan Müslüman
olan kişilerle yapılan röportajlara yer verilmiş ve İslam'ın Amerika'da
hızla yükselmesi şu şekilde değerlendirilmiştir:
6 milyon takipçisi ile
İslam, Birleşik Devletler'de göçlerin, yüksek doğum oranlarının ve İslam'ı
seçenlerin sayısının artması sayesinde en hızlı yükselen din olarak
adlandırılıyor. Konunun uzmanları tarafından yılda yaklaşık 25 bin kişinin
İslam'a döndüğü tahmini yapılmakta. Bazı uzmanlar ise bu sayının 11 Eylül
olayları sonrasında dört kat daha arttığını belirtiyorlar.(The New York Times, 22 Ekim 2001)
"Danimarka'nın Geleceği: Her İki Kişiden Biri Müslüman" haberleri ile bu
yükseliş Danimarka basını tarafından da ele alınmıştır. Danimarka'da
yaşayan ünlü sosyolog Eyvind Vesselbo yaptığı araştırma neticesinde, yakın
gelecekte Danimarka nüfusunun yarısının Müslüman olacağını
açıklamıştır.( Milliyet, 12 Ekim 2001
)
Ünlü ABC News haber kanalında
verilen, 'Islam: Rising Tide in America' (İslam: Amerika'da Yükselen Akım)
başlıklı haberde ise sosyologların, 15 yıl içerisinde ABD'deki
Müslümanların sayısının Yahudilerin sayısını geçeceği yönündeki tahmini
aktarılmıştır.(http://www.jannah.org/articles/islamicrise.htm)
Newsweek dergisinin Avrupa'da İslam'ı incelediği bu haberinde, İtalya,
İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde İslam'ın gittikçe güçlenmesi ele
alınmaktadır. Örneğin İngiltere'de kiliselere artık kimsenin gelmediği
Doğu Londra'da, kapanan kiliselerin yerlerine camiler açılmaktadır.
Fransa'da ise pek çok bina camiye çevrilmekte, camiler ibadet için gelen
Müslümanlarla dolup taşmaktadır. Madrid'de yeni minareler yükselirken
İtalya'da dev camiler inşa
edilmektedir.

1 Ekim 2001 tarihli
Newsweek dergisinde yer alan bu tabloya göre, 1994 yılında toplam cami
sayısı 962, cami başına düşen kişi sayısı 485, camilere gelen Müslüman
sayısı toplam 500 bin iken 2000 yılında cami sayısı 1.209, cami başına
düşen kişi sayısı 1.625 ve camilere gelen toplam Müslüman sayısı ise 2
milyon olmuştur.Amerikan yönetimi tarafından hazırlanan demografik
verilere göre, 1994'de cami sayısının artış hızı %25 iken, 1980'de bu
rakam %62'ye yükselmiştir. Camiye gelenlerin %30'u ise sonradan Müslüman
olan
kişilerdir.

20 Temmuz 2004 Tarihli
NTV haberlerinde "Avrupa'da en hızlı yayılan din İslam"
başlığı altında Fransız İç İstihbarat Dairesi tarafından hazırlanan rapor
ele alınmıştır. Raporda; Batılı ülkelerde, özellikle 11 Eylül
saldırılarının ardından, İslam dinini tercih edenlerin sayısının daha da
arttığı belirtilmiştir. Örneğin Fransa'da sadece geçen yıl Müslüman
olanların sayısı, 30 ila 40 bin arasında artmıştır....
Birleşmiş Milletler'in 1999 yılında
yaptırdığı bir araştırma, Avrupa'da Müslüman nüfusun 1989 ile 1998
arasında %100'den daha büyük bir hızla arttığını
göstermektedir.
CNN televizyonunda yayınlanan "Hızla Büyüyen islam Batı
Dünyasında Yeni Kişiler Kazanıyor" başlıklı haberde, son yıllarda İslam'a
yönelen Hıristiyanların sayısındaki artışa dikkat
çekilmektedir.

|
Almanya'nın önde
gelen siyasi dergilerinden Der Spiegel, ''Almanya'nın
sessizce İslamlaşmasını'' son sayısında kapak konusu
yaptı.Derginin kapağında, tarihi ''Brandenburger Tor'' kapısının
tepesi bir ay ve yıldızla birlikte gösterilerek, ''Mekke
Almanya - Sessiz İslamlaşma'' başlığı kullanıldı.İç sayfalarında da ''Şeriat şimdiden geldi mi?'' başlığını
kullanan dergi, konuya 13 sayfa yer ayırdı. Müslüman
kadınların gittikçe daha yoğun şekilde başörtüsüyle ilgili
haklarını mahkemelerde aradıklarını kaydeden dergi, Frankfurt
Sulh Mahkemesi yargıcı Christa D'nin, Kuran-ı Kerim'i gerekçe
göstererek, kocasından dayak yediği için boşanmak isteyen bir
Faslı kadının başvurusunu reddetmesiyle ilgili karara yer
verdi. (25 Mart 2007) |
 |


ABD'de Belediye Başkanı müslüman
oldu
ABD'nin Georgia
eyaletinin Macon şehri belediye başkanı Jack Ellis, Müslüman oldu Ellis, şimdi isimini resmi
olarak Hekim Mansur Ellis olarak değiştirmeye çalışıyor.Hristiyan bir aileden gelen Ellis, Afrika ülkesi Senegal'de
geçen Aralıkta Müslüman olduğunu açıkladı.Yıllardır
Kur'an-ı Kerim'i incelediğini belirten Ellis, Kuzey Amerika'ya köle
olarak getirilmeden önce atalarının Müslüman olduğunu söyledi.Ellis, kızlarının isteği üzerine soyadını değiştirmeyeceğini
belirtti. ( 2.02.07
)



HİSPANİKLERİN İSLAM'A YÖNELİŞİ
ARTIYOR ABD'de yaşayan İspanyol ve
Latin Amerika kökenlilerin İslam'a yönelişi her geçen
gün artıyor. Özellikle
Hispaniklerin yoğun olarak yaşadığı New York,
California, Texas ve Florida'da İslam'ı seçenlerin
sayısında gözle görülür bir artış yaşanıyor. Müslüman
liderler, İslam'a ilginin son yıllarda arttığına dikkat
çekerek, çoğu göçmen olan Hispaniklerle Müslümanların
birçok ortak noktası olduğunu vurguluyor...11 Eylül saldırılarından sonra İslam'ın merak edilerek
araştırılmaya başlanması da doğru tanınması açısından
önemli bir faktör olarak değerlendiriliyor.Radyoya açıklama yapan İslam Toplumu Orta
Florida Başkanı İmam Muhammed Musri, İslam hakkındaki İspanyolca
kitaplara talepte de sürekli artış yaşandığını ifade
ediyor.Britannica Ansiklopedisi'ne göre 300
milyon nüfuslu ABD'de 4,7 milyon Müslüman yaşıyor.
10.Şubat.2007



Müslüman olarak İsa
Peygamber'i, Rab olarak gördüğüm İsa'dan daha çok sevdim
|
Abdullah Palazoğlu'nun
yaşamı iki ayrı hikâyeden oluşuyor. Müslüman bir ailede doğan ve
Ermeni Koleji'nde okurken Hıristiyanlığı seçen Palazoğlu, Ermeni
Patriği Mesrob Mutafyan tarafından vaftiz edilerek yurtdışına teoloji
eğitimi için gönderildi. İsmini Andreas Palaylogos olarak değiştiren
rahip, Amerika, Vatikan, Yunanistan gibi ülkelerde çalışarak altı
yabancı dil öğrendi. Ancak onun hayatını yeniden değiştiren olay
görev yeri Konya'da gerçekleşti. Bediüzzaman'ın eserini okurken
Hıristiyanların gerçek İncil'in ayetlerini nasıl tahrif ettiklerini fark
eden 17 yıllık yüksek rütbeli papaz Andreas'ın, İslam'la yeniden
tanışmasına her iki kesim de mesafeli yaklaştı. Hıristiyanlar tarafından
dışlanarak bütün mal varlığına el konulan ve ölüm tehdidi alan Palazoğlu,
aynı zamanda 'ajan' ithamına maruz kaldı. Çeşitli işlerden bu itham
sebebiyle çıkan ve en son haftalık 50 YTL kazandığı hamallık işine
sarılan Palazoğlu geçmiş 17 yılı büyük bir kayıp sayıyor. "Şu an
iki pantolonum, iki gömleğim, bir de hırkam var. Rabb'imden
35 yıl daha istiyorum. Hıristiyanlığa 17 yılımı verdim, bunun iki katını
da İslam için kullanacağım." diyen Palazoğlu, Müslümanların İsa
Peygamber'ini, Hıristiyan iken Rab olarak gördüğü İsa'dan daha çok
sevdiğini kaydediyor. Hayat hikâyesini kitap olarak yazmaya da başlayan
Palazoğlu, Hıristiyanlığın bir din değil mantığa uygun bir felsefe
olduğunu belirterek, 'Konya'da 80 tane apartman kilise var ve amaç
üniversite gençliğini Hıristiyanlaştırmak' diyor.
|
 |
Rahip iken Müslüman olma serüveninizin en başına giderek, önce
Hıristiyan olma hikâyenizi dinlemek istiyorum?
Ben 1973'te Konya'nın Beyşehir ilçesinde doğdum. Babam terzi idi,
fakir ama çevresi geniş bir adamdı. O zamanlar konfeksiyon sektörü
Ermenilerin elinde olduğu için İstanbul'daki Ermenilerle de arası
iyiydi. İlkokulu bitirdim. Ben yaramaz bir çocuktum. Yaz
tatillerinde Kur'an kursuna gittim, dayak vardı, korkuyordum.
O dönem babamın arkadaşı olan Arto isimli Ermeni bir terzi vardı. Arto
amca 'Bu keratayı bizim kolejde okutalım.' deyince babam parasının
olmadığını söyledi. O da 'Biz dost, arkadaş değil miyiz? Parasını biz
öderiz.' dedi ve ondan sonra İstanbul'daki Ermeni Koleji'ne kayıt
yaptırdım. Tabii kolejdekilerin rahip-rahibe-papaz olduklarını
sonradan öğrendik. Bize çok iyi davrandılar, telkinlerde bulundular.
Anlattıkları Hıristiyanlık değildi, Tanrı'dan Allah diye bahsediyorlar,
İsa'dan Mesih diye söz etmiyorlardı. Anlattıkları akla mantığa
yatkın şeyler olunca, Kur'an kurslarından öğrendiğin dinden daha güzel
gelmeye başlıyor. Ve bir süre sonra da 'benim dinim bu' diyorsun ister
istemez. 'O zaman Mesih İsa'yı kurtarıcın ve Rabbin olarak da kabul
edeceksin.' dediler. 'Onu da kabul ediyorum.' deyince 22 Temmuz
1989'da beş Türk arkadaşla birlikte vaftiz olduk. Bunlardan birisi
tıp okumayı seçti ve bildiğim kadarıyla Samsun'da bir hastanede
radyoloji bölümünde çalışıyor. Ben teoloji bölümünü seçtim. 'Rahip
olmak istiyorsan her türlü maddi imkânı sağlarız.' dediler.
Hıristiyan
olduğunuzu ailenize söylediniz mi?
Hayır. Bilmelerine de gerek yok zaten. Amerika'da burs
kazanıp üniversite okuyacağımı zannediyorlardı. Ama sonra öğrendi. Biraz
zoruna gitti, bana karşı hep soğuk oldular.
Amerika'da
teoloji eğitiminde neler öğrendiniz?
Bütün dinleri öğreniyorduk. Dinlerin ileri sürdüğü tezleri hangi
sorularla çürüteceğimiz filan öğretiliyordu. Kur'an'ı yüzeysel
okuyorduk ama bazı ayetleri ortamına göre okuyorduk. Mesela tutucu bir
topluluğa karşı Ankebut Suresi 46. ayeti okuyorsun. Genelde fıtratını
tamamlayamayan, zayıf, üniversite öğrencilerine direkt Hıristiyanlığı
anlatıyorsun. İranlıların insanları asması, kesmesi, bombalama gibi
telkinlerde bulunuyorsunuz. 1. Yuhanna'nın 3. bölüm 16. ayetindeki
Tanrı'nın insanları çok sevdiğini filan anlatıyorsun. Üniversiteyi
bitirdikten sonra Amerika'da iki yıl zorunlu staj altında altı yıllık
bursun geri dönüşümü başlıyor. Değişik eyaletlerde 4'er ay görev yaptım.
Sonrasında 2 yıl Vatikan'da çalıştım. Oradan Yunanistan'da iki yıl
çalışınca burslar ödenmiş oldu. Onun ardından ülkenize
gönderiliyorsunuz. Ben İstanbul'a gönderildim. Güngören ve Moda'da
kiliselerde çalıştım. Protestanlarla o dönem tartışmalarım oldu,
çünkü ibadet şekilleri uydurma, Anadolu Ortodoks kültürüyle ibadet
ediyorlar. Değişik mezhep ve azizlerin sözleriyle hareket ediyorlar.
İngiliz Protestanlığı sistemine ve doktrinine ters düşüyorlar. Haliyle
onlarla bir daha konuşmadım.
Kaç Hıristiyan
mezhebi vardır Türkiye'de?
50
kadar mezhep var, bunun 14-15'i faaliyette. En etkin olanları Luteranlar
ve Katoliklerdir.
Altı dili
nerede öğrendiniz?
İngilizceyi Amerika'da öğrendim. Zaten üç ay içinde öğrenmek
zorundaydık, yoksa sınır dışı ediliyorsunuz. İleri hafıza tekniklerini
öğrettiler önce. Beyni bir CD'yi kullanır gibi kullanmayı öğretiyorlar.
Vatikan'da İtalyancayı, Yunanistan'da Yunancayı öğrendim. Eğitim
dili zaten Antik Yunanca idi. En güzel bu dili konuşurum. Adıyaman
Nemrut'ta bilimsel araştırma yaptık, 8 ay süresince Kürtçeyi
öğrendim. Profesyonel olarak elektro gitar ve keman çalıyorum. Şan
eğitimi aldım. Hatta beş-altı tane Hıristiyan ilahisi bile
besteledim. Zaten Hıristiyan öğretisinde opera, bale, müzik gibi
eğitimlere yönlendirirler. Mesela eski ölen papa 'süper' opera bilirdi.
Ben karateyi seçtim ve siyah kuşakta üçüncü dereceye kadar yükseldim.
2004 Fransa'da Avrupa ikincisi oldum karatede.
Görev yeri
olarak neden Konya'yı seçtiniz?
Yönetim ve finans işleri için geldim, İzmir piskoposuna
bağlıydım. 80 ev kilisesinin papazlarının başındaydım. Fetva
makamındaydım.
Üniversite
öğrencileriyle ilgili çalışmalar nasıldı?
Dolar bazında haftalık para veriyorduk. Ama onları da bir taraftan
işliyorduk. Onlar bizi enayi yerine koyduklarını düşünürken, bir süre
sonra İslami altyapıları yoksa söylediklerimiz mantıklı geliyordu.
Beyinlerini yıkıyorduk. Üniversiteye giden ve maddi sıkıntı çeken
öğrencileri takip ediyorduk. Bir adamın niyetini 'şak' diye anlarım.
Çünkü psikoloji eğitimi de aldık.
Mali sistem
nasıl işliyordu?
Vaftiz olmuş herkes kazandıklarının % 25'ini kiliseye vermek
zorundadır. Bir de dünyada resmî kayıtlı 2,5 milyar Hıristiyan var.
Hepsi sadece 1 dolar verse 2,5 milyar dolar eder. Hıristiyanlıkta
kıyameti hızlandırmak diye bir olay vardır. Belli bir sayıya ulaşınca
İsa'nın geleceğine inanırlar. O yüzden Hıristiyan sayısını artırmaya
çalışıyorlar.
Böylesine
önemli bir görevdeyken, sizin Müslüman olmanızı sağlayan ne oldu?
Bir gazetenin bölge müdürü ile tanıştım. Onunla arkadaş olduk zaman
içerisinde. Bana bir gün 'Andreas' dedi, 'Bugünkü sizin kitaplarınızda
peygamberimizin geleceği 114 yerde yazılı. Nasıl olur da bunu
görmezsin?' 'Ben sıradan bir adam değilim, din üzerine ihtisas yaptım.
Bunu nasıl görmediğimi düşünüyorsun, saçmalama. Orijinal İncilleri bile
okuyup 6 diye çeviren bir adamım.' dedim. Bana her türlü inancını bir
kenara koyup Bediüzzaman'ın Mektubat'ını okumamı önerdi. 14.
bölümdeki Mucizat'ı iki yıl boyunca inceleyip okudum. İki yılın sonunda
gördüm ki Bediüzzaman Hazretleri doğru söylüyor. Mesela İncil'de geçen
ve İsa'nın (as) geleceğini söylediği kişiyi 'öğütçü' diye yazmışlar.
Meğerse aslı 'övücü, çok öven' anlamında imiş. Bir sürü sıfatları
değiştirmişler.
Ve sonra Müslüman
olmaya karar verdiniz?
Evet. Müftülüğe gittik, 'basın filan çağıralım' dediler. Kabul
etmedim. Ben hiçbir cemaate katılmayacağımı filan söyledim. İslam'ı
iyi kötü öğrenip yaşadım. 4,5 yıl kendimi gizledim. Daha önce vaftiz
ismim Andreas'tı, kimliğimde din yerinde Hıristiyan yazıyordu. Şimdi
tekrar İslam oldu. Müslüman olarak İsa peygamberi, Rab olarak gördüğüm
İsa'dan daha çok sevdim. Şimdiki İncil dini kitaptan ziyade
mektuplardan, tarihsel olaylardan oluşan bir kitap. Mantığa uygun bir
felsefe öğretisi Hıristiyanlık.
Müslüman
olduktan sonra neler yaptınız?
Şu an hamallık yaparak haftalık 50 YTL kazanıyorum. Ama bir süredir
yapmıyorum onu da. Babamdan kalan bir ev var, annemle orada oturuyorum.
Kendi halimde dervişâne bir hayat yapıyorum. Bana ajan filan
diyorlar. İki kez mide kanaması geçirdim, kalbime stent takıldı.
Neden oldu
bunlar?
Hıristiyanların yaptığı maddi ve manevi baskılardan oldu. Kafayı
sıyırtacak noktaya getiriyorlar. İstifa ettikten sonra Dünya Kiliseler
Birliği'nden, ABD'deki finansal işlere bakan şirketten, İzmir'deki
yardım kuruluşu altında misyonerlik yapan şirketlerden geldiler.
Vatikan'dan geldiler. Sindiremediler Müslüman olmamı. Ölüm tehdidi
aldım. Saçlarım bembeyaz oldu, boyattım. Mal varlığımı elimden aldılar.
İki pantolonum, iki gömleğim bir de hırkam var. Rabb'imden 35 yıl
daha istiyorum. Hıristiyanlığa 17 yılımı verdim, bunun iki katını da
İslam için vermek istiyorum.
Daha önce
papazdınız, bundan sonra imam mı olacaksınız?
Şu an hayat hikâyemi kitap olarak yaşıyorum. Hıristiyanlığın ve
Müslümanlığın amentüsü isimli çalışmalarım var. Hıristiyanlığın tezini
çürüten bir eser. Elimle yazdığım antik Yunanca-Türkçe sözlüğüm var.
Belki bunlar kitap olur. (Zaman: 12 Ekim 2008) |
Japonya İslam'a KoŞuyor
36 yıl Kutsal Topraklar'da kaldıktan sonra, 7
yıldır Japonya'da bulunan Nimetullah Hocaefendi, Uzakdoğu ülkesindeki
tebliğ çalışmalarını gazetemize anlattı.Uzun yıllar
Mekke ve Medine'de vaizlik ve imam hatiplik yaptıktan sonra Japonya'ya
yerleşen; başta Tokyo olmak birçok şehirde Japonlara İslam dinini tebliğ
eden Nimetullah Hocaefendi, gazetemize binlerce kilometre uzakta yaptığı
çalışmaları ve yaşadıklarını anlattı. 36 yıl kutsal topraklarda kaldıktan
sonra Japonya'daki müslümanların ısrarlı daveti üzerine bu Uzakdoğu
ülkesine yerleşen Nimetullah Hocaefendi, yaklaşık 7 yıldır ikamet ettiği
Japonya'da binlerce insanın müslüman olmasına yardımcı oldu. Nimetullah
Hocaefendi, Japonlarla sıcak ilişki kurmasını ise iki cümleye bağlıyor.
Bunlar, 'Nihoncin İdes (Japonlar iyidir), Nihoncin Sikudes (Japonları
seviyorum). Hocaefendi, gazetemize şunları anlattı: CAMİ SAYISI
300'Ü GEÇTİ "36 yıldır Mekke ve Medine'de fahri vaizlik yaptık.
20 yıl kaldığımız İstanbul'da, Sultanahmet Camii'nde müezzinlik, çeşitli
camilerde imam hatiplik yaptık acizane. Kutsal topraklarda kalırken
dünyanın çeşitli yerlerinden gelen insanlarla tanışıp, hayırlı hizmetler
yapmaya çalıştık. Avrupa'ya da gittik. Şimdi Japonya'dayız. Bizi oradaki
kardeşlerimiz davet etti. Bunun üzerine oraya yerleştik. Yaklaşık 7
senedir oradayız. 20 sene evveline kadar 2 cami vardı. Şimdi Allah'ın
izniyle Japonya'da namaz kılınan yerlerin sayısı 300'ü geçti. Cami,
mescit, İslam merkezleri. Ve Japonlar, müslümanlara nazlanarak sitem
ediyorlar. Bunları duyunca çok ağladım oralarda.Bize, 'Ey
müslümanlar, İslamın nurunu bize getirmeyi niye geciktirdiniz? Halbuki
bizim komşularımıza çok evvel getirdiniz. Filipinler, Endonezya, Malezya,
Tayland, Singapur... Buraları İslam ülkeleri yapıncaya kadar çalıştınız
da, bize niye geç geldiniz' diyorlar. TÜRKLERİ ÇOK
SEVİYORLAR Adetleri, ahlakları İslam'a çok yakın Japonların. Ve
müslümanları seviyorlar. Müslüman ülkeleri seviyorlar. Türkleri daha da
fazla seviyorlar. Türklerden oraya Ertuğrul Vapuru gitti oraya. Oradan
başladı sevgi. Onlardan 2 kişi Sultan Abdulhamit zamanında buraya geliyor.
Orada 600 kişinin 550'si şehit oldu biliyorsunuz. O şehit ailelerine
yardım için gelen iki kişiye, Sultan Abdulhamit diyorki, 'Buraya kadar
gelmişken, askerimize Japonca öğretin'.Ben Japoncayı, İslam'a
davet edecek kadar bazı kelimeleri öğrendim. İlk gidişimde buyrun kitap
diyordum. İslam hakkında bilgi veren kitapları hediye ediyordum. Daha
sonra Nihoncin İdes (Japonlar iyidir) demeyi ve Nihoncin Sikudes (Ben
Japonları seviyorum) demeyi öğrendim. Bunları söyleyince herkes seviniyor.
Ondan sonra bunu okursanız kurtulursun diyorum Japonca. Onlara Tokyo
Camii, Kabe ve Kelime-i Tevhid'in yeraldığı bu kitabı hediye ediyoruz.
Tokyo Camii'ni Diyanet ile birlikte biz yaptık. JAPON SELAMI
RUKÜDÜR Peygamber Efendimiz, La ilahe İllallah derseniz, her
sıkıntıdan kurtulursunuz diyor. Bunu söyleyince Japonlar, ellerine bu
kitabı alıp kendileri arkadaşlarını ikna etmeye çalışıyorlar. Japonya'da
bugüne kadar onbinlerce kişi müslüman oldu.Onların normal
selamları da rükudur. Ben onlara diyorum ki, Allahımızı zikrediyorsunuz,
namazında yarısını kılıyorsunuz. Hoşlarına gidiyor bu tabi. Ne yapmamızı
istiyorsunuz deyince bir kelime şehadet ile secde kaldı diyorum. Yüz kişi,
iki yüz kişi birden müslüman oluyor.Camilerde hutbelerimizi
alıyorlar. İslami Center'de İslam'ı sormaya geliyorlar. Ve bunları
televizyonlara veriyorlar. Bu yayınlardan birçok kişi müslüman oldu. Kaç
tane profesör, müslüman oldu. İSLAM'A YÖNELİŞ
ARTTI Ben bir lise talebesiyim diyor başkan bir Japon kız.
Türkiye'de bulundum. Türkler dinlerine çok bağlılar, edepli insanlar. 11
Eylül olayından sonra söylüyor bunu. İslami Center'e geldi. Kendisinin
internetteki web sitesinde 'bunu müslümanların yaptığına inanmıyorum' diye
yazdığını söyledi. Bu gibi olaylar oluyor ya. Gerek Avrupa'da gerekse
burada herkes İslam'ı okumaya koşuyor. İslam'ı okuyunca da hemen müslüman
oluyor. Filipinlerde bir tane öğretim görevlisi, profesör olduktan hemen
sonra müslüman olmuş. Bizim arkadaşlarımızdan. Bunu ne yapıp geri dinine
döndürelim diye düşünmüşler. Sonra Hıristiyan bir hanımla evlendirmişler.
Hanım 3 gün boyunca sürekli anlatıyor. O hiç konuşmuyor. Müslüman olunca
sabırı öğrenmiş tabi. 4. gün profesör, sabah Kur'an'ın tercümesini
hanımına uzatıyor. Hanım da 3 gündür ben konuşuyorum o dinliyor, şimdi de
ben onu dinleyeyim diyor. Fatiha'dan başlayıp 3. ayete gelince, hemen
orada Kelime-i Şehadet getiriyor ve müslüman oluyor. Şimdi o hanım
kardeşimiz orada Kur'an Kursları başkanı, kendisi ise İslam yazarları
başkanı. JAPONLAR FEVC FEVC İSLAM'A GİRİYORLAR Irak
ve Filistin'de yaşananları yakından takip ediyor ve çok üzülüyoruz. Dualar
yapıyoruz. Onlar öyle yaptıkça, Allah’ın lütfuyla inşallah Japonların
hepsi müslüman olabilir. Çünkü onlar edepli insanlar, bütün dünyayı davet
eder. Ahlakları, adetleri bize çok yakın. Bana soruyor sen kimsin.
Müslüman diyorum. 5 dakika sonra hemen müslüman oluyor.İlginç bir
müslüman olma hikayesi anlatayım. Birisinin hızla bizim İslami Center'in
merdivenlerinden yukarıya çıktığını gördüm sabahleyin. Sadece
müslümanların girdiği bölüme doğru gidiyordu. Hemen koştum. Selamünaleyküm
deyip 'Van gul ol problem finish' dedim. Araplar buna çok güler. Yarısı
Arapça, yarısı İngilizce cümle. Bir kelime söylerseniz, her türlü
sıkıntıdan kurtulursunuz. Hemen söyledi adam. Üç kere söylettim.İsminiz ne dedim. Nakamura dedi. Size müslüman ismi hediye
ediyorum deyip, 'Sizin isminiz bundan sonra Muhammet Nakamura' dedim. Geri
dönüp, beni sormuş. Mekke'de imam sizi İslam'a davet etti dediler. Aynı
zamanda bir üniversitede Profesör olan Muhammet Nakamura üç gün sonra bir
toplantı düzenleyip bizi davet etti. Salona yaklaşık 200 kişi toplamış.
Bizi konuşturacaktı, ama kendisi konuşuyor. İslam hakkında, 3 günde ne
kadar çok şey okumuş. Herşeyi biliyordu.Bunun için müslümanların
sıkıntıdan kurtulması için birbirine 'La ilahe İllah Muhammedun
Rasulullah'ı demeyi hatırlatsın. Bütün sıkıntılarından kurtulsun.
Kalplerine rahatlık gelsin. Dünyada ABD'liler, İngilizler, Almanlar,
Çinliler sürekli müslüman oluyorlar. Kore'de her gün 60-70 kişi müslüman
oluyor. Allah’a sığınarak söylüyorum.Müslümanlar şuna inansın. Zaman
geldi artık.Bu şekilde inşallah 2 sene geçmez bütün dünya müslüman olur (
01-11-06)
'İslam'ın Hayranlık Vericiliği'ne Dair
ABD'nin önde gelen Hıristiyan
liderlerinden biri olan — ve aslında İslam'a da pek sıcak bakmayan — Patrick
Buchanan'ın "Vakti
Gelmiş Bir Fikir" başlıklı yazısında
enteresan teşhisler var. Buchanan, İslam'ın iki yüzyıldır süregiden baskı ve
saldırılar karşısındaki direncinin "astonishing", yani hayranlık verici
olduğunu şöyle ifade etmiş:
Hıristiyanlık Avrupa'da ölür gibi dururken, İslam 21. yüzyılı, daha
önce başka yüzyıllara yaptığı gibi, sarsacak şekilde yükseliyor... [İslami
savaşçıları görünce] Victor Hugo'nun sözlerini hatırlamamak mümkün değil:
"Hiç bir ordu, vakti gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir."
Karşıtlarımızın çoğunun uğrunda savaştığı fikir, ikna edici bir fikir.
Tek bir Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in onun elçisi
olduğuna, İslam'ın yani Kuran'a teslimiyetin cennete giden tek yol
olduğuna ve Allah'a bağlı bir toplumun şeriata göre yönetilmesi
gerektiğine inanıyorlar... Milyonlarca Müslüman insan [onlara sunulan]
Batılı alternatifleri kabul etmişti. Ama bugün onmilyorlarca Müslüman bunu
reddeder gözüküyor ve daha saf bir İslam'daki köklerine dönüyorlar.
Açıkçası, İslami inancın dayanıklılığı, hayranlık verici.İslam,
Osmanlı İmparatorluğu'nun iki yüzyıl boyunca yaşadığı yenilgi ve
aşağılamaların ve hilafetin kaldırılmasının üstesinden gelmiş durumda.
Nesiller boyu süren Batı hakimiyetinden de sağlam çıktı. Mısır, Irak,
Libya ve İran'daki Batı yanlısı krallıkları aştı. Komünizmi kolayca
püskürttü, 1967'de Nasırizm'i safdışı etti ve Arafat'ın veya Saddam'ın
milliyetçiliklerinden de daha dayanaklı olduğunu gösterdi. Şimdi de
dünyanın son süper gücüne direniyor. (11.08.06 )



















NASIL MÜSLÜMAN OLDULAR

Misyonerler, milyarlar harcayarak Hıristiyanlık propagandası
yapıyorlar. Halbuki propagandasız birçok yabancı, İslam’ı
seçmiştir.İslamiyet ilim ve akıl
dinidir. Dinlerini değiştirip müslüman olan insanların çoğu, ilim adamı ve
araştırmacıdır. İslam’ı inceledikten sonra müslüman olmuşlardır.
Bu sebeplerin birkaçı
şöyle:
1- İslam’da tek ilah
vardır. Hıristiyanlıktaki üç tanrı inancı, ilim sahiplerince saçma
görülmüştür. 2- İslam, sadece ahiret saadetini değil, dünyada da mutlu
yaşamanın yollarını bildirmiştir. 3- İslam’da, her çocuk günahsız
doğar. Hıristiyanlıkta ise, günahkâr doğar. Bu da, akla, ilme,
aykırıdır. 4- İslam’da, ibadetlerin mabette yapılma şartı yoktur. Her
yerde ibadet edilebilir. Hıristiyanlar, kilisede putu, papazı aracı
yaparak ibadet eder. 5- İslam’da günahları yalnız Allah affeder.
Hıristiyanlıkta, güya papazın, günahları affetme ve dinden çıkarma yani
aforoz etme gibi yetkisi vardır. 6- Yahudi kendini asil bilir.
Hıristiyan, zenciyi aşağı görür. İslam’da ise ırk, renk ve dil ayrımı
yoktur 7- İslam’da bütün peygamberler beşer, yani insandır. Ancak
seçilmiş, günahsız insandır. Hiç kimse, diğerlerinin günahını çekmez.
Hıristiyanlıkta, Hz. İsa Oğul tanrıdır, günahkârların affolması için
çarmıhta ölmüştür. Bu da akla ve ilme aykırıdır. 8- İslam’da hurafe
yoktur. Diğer dinlerde ateşe, güneşe, taşa, heykele tapılır. 9-
İslam’da, Dinde zorlama yoktur düsturu vardır. Hiç kimse dine girmeye
zorlanmaz. Hıristiyanların dine sokmak için yaptıkları işkenceler ve
mezhep kavgaları meşhurdur. 10- İslam, iç temizliği yanında, dış
temizliğe de çok önem verir. Meşhur Versay Sarayında yıllarca bir hela
yoktu. Bu, Hıristiyanların ne kadar pis olduğunu göstermeye
kâfidir. 11- İslam, sömürüyü reddeder. Bunun için kapitalizmi,
komünizmi kabul etmez. İslam hariç, hiç bir dinin ekonomi sistemi yoktur.
Bugün Hıristiyan ülkelerde kapitalizm hakimdir. 12- Müslümanların geri
kalışları sebebi, dinlerinin icaplarına uymamalarındandır. Hıristiyanların
maddi refaha kavuşmaları ise, dinlerinden uzak kalmalarındandır.
Müslümanlıkta cahil olan dinden çıkar, Hıristiyanlıkta ise, âlim olan
Hıristiyanlığı bırakır. 13- İslam’da, alkol, uyuşturucu ve kumar
haramdır. Zinanın cezası ise, ağır olduğu için, fuhuş yaygınlaşamaz.
Hıristiyan Batı, fuhuş bataklığı içindedir. 14-İslam’da, bütün
müslümanlar kardeştir. Allah huzurunda herkes eşittir. Namaz kılarken;
komutan ile er, zengin ile fakir, beyaz ile zenci müslüman yan yana durup
birlikte secde ederler. 15-
İslam’daki ibadet saatleri muayyen olduğundan, müslümanların hayatları
düzenli ve intizamlıdır. Bunun için, gerçek müslüman, bir asker gibi
disiplinlidir. Yılda bir ay tutulan oruç, iradenin kuvvetlenmesini sağlar
ve nefse hakim olmayı öğretir. 16-İslamiyet, iktisadi
bakımdan kapitalist ve komünist düşünceleri reddeder. Fakiri korumuş,
zengini de kötülememiştir. Zenginlerin, fakirlere zekat ve sadaka
vermesini emretmiştir. Ayrıca dünyadaki çeşitli millet ve ırklara mensup
müslümanları bir araya getirerek [Hac gibi], dünyada en mükemmel ictimai
[sosyal] nizamı tayin
etmiştir....



Niçin Müslüman oldum?
(Kur'an-ı kerim,
Allah’ın adı ile başlıyor, Allah’ın birliğini bildiriyordu. Hayretim
arttı. Tevhid dini olan Müslümanlığı seçtim.) Cat Stevens (İngiliz)
(İslam, çağları
ardında sürükleyen bir dindir. Müslüman olmakla, çağlar üstü dini seçmiş
oldum.) Roger Garaudy (Fransız)
(Anarşinin ancak
İslam ahlakına sahip olmakla önleneceğine inandım. İçkiyi bıraktım,
tesettüre girdim ve namaza başladım.) Tina Gfanzil (Alman)
(İslam’da, ırk,
renk ve dil farkı gözetilmediğini, herkesin eşit olduğunu, namaz kılarken
de rütbe ayrımı yapılmadığını gördüm. Müslüman oldum.) Thomas Clayton
(Amerikalı)
(İslam, en iyi
şeyleri ihtiva eder. Hiçbir dinde kardeşlik, İslam’daki gibi değildir.)
Dr. Rolf Freiherr (Avusturyalı)
(İslam, sevgi,
doğruluk, temizlik ve güzel ahlakı emrettiği için müslüman oldum.)
A.Uemura (Japon)
(İslam’ı akla da
uygun bulup müslüman oldum.) Cecilla Cannolly (Avusturyalı)
(İlim Çin’de de
olsa alın hadisini okudum. İslam’ın ilme verdiği önemi görünce müslüman
oldum.) Mr. Board (Amerikalı)
(İslam, israf ve
cimriliği yasaklayan, maddi- manevi her hususta en güzel kaideleri olan
dindir.) Albay Ronald Rockwell (Amerikalı)
İslam dünya ve
ahiret mutluluğunu gösterdiği için müslüman oldum.) B.Karai
(Zengibar)

VE... ! ;
KİLİSELERDEN
KAÇIŞ BAŞLADI!
Katoliklerin en katısı olarak bilinen Avusturya'da insanlar kiliseye sırt
çevirmeye başladılar. Sadece Vorarlberg eyaletinde yaklaşık 1000 katoliğin
kiliseden kaydını sildirdiği açıklandı.Kiliseye doğduğu günden itibaren
otomatik olarak kaydı yapılan her Hıristiyan aylık aidat ödemek
zorunda... Kiliseden kaydını sildirmek, katolikler için bu dinden de
çıkmak anlamına geldiği için Avusturyalıların dinsizliğe yöneldiği
düşüncesi ağır basıyor. Kiliselerden kaydını sildirenlerin Avusturya
genelinde 100 binleri bulması, papazları çare arayışına sürükledi.
(Avusturya Haber'den)

Papa, İslamiyet'in Batıda Hızla
Yayılmasından Rahatsızmış
Papa 16. Benedikt'in özel sekreteri, İslamiyet'in Batı'da hızla yayılmasına
karşı uyarıda bulundu.Haftalık Süddeutsche Zeitung dergisine demeç veren Georg
Gaenswein, İslam dininin Batı'da yayılmasını inkar edemeyeceklerini
belirterek, Avrupa'nın kimliğine yönelik İslam tehdidine karşı hareketsiz
kalınmaması gerektiğini ifade etti.Katolik Kilisesi'nin İslam dininin
yayıldığını söylemekten çekinmediğini belirten Gaenswein, Papa'nın geçtiğimiz
Eylül ayında İslam dininin şiddet ve kılıç zoruyla yayıldığı yönündeki
konuşmasını, "isabetli" olarak niteledi... 27.07.2007
Rusya’nın Diyanet İşleri Başkanı Polosin, bütün Rus medyasının önünde
şöyle diyor:
“Kamuoyunda şehadet ederim ki ben Ortodoks
Kilisesi’nin ne papazı ne de müridiyim… Eşhedüenlailaheillallah…”
Düşünsenize Türk Diyanet İşleri Başkanı Hıristiyan olduğunu
açıklasa, kıyamet kopar değil mi? Hele Ortodoksluğun kalesi komşumuz
Rusya’da nasıl yankılanır kim bilir? Dünya bile çalkalanır değil
mi?
Ancak 1999 yılında, Rusya Ortodoks Patrikliğinin Kamu
Dernekleri ve Dini Örgütleri İlişkiler Komitesi Başkanı ve Yüksek Sovyet
Vicdan Özgürlüğü Komitesi Başkanı ve Rus Federasyonu Temsilciler Meclisi
DUMA’da milletvekili de olan Başpiskopos Viaçeslav Polosin’in (bizim
Diyanet İşleri Başkanlığı’na tekabül ediyor) Müslüman olması, nedense
Türkiye’de hiç kimse tarafından duyulmadı.
Polosin, Moskova Devlet
Üniversitesi Felsefe Fakültesi, Zagorsk Dini Mektebi ve Rusya Federasyonu
Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Akademi mezunu aynı zamanda.
Neyse!
Rusya’nın Diyanet İşleri Başkanı Müslümanlığı seçiyor ama ne seçiş. Sahne
şöyle; Başpiskopos Polosin, bütün yazılı ve görsel basının karşısında şu
müthiş açıklamayı yapıyor: “Kamuoyunda şehadet ederim ki ben kitaplı
dinlerin Hazreti İbrahim”den başlamak üzere tüm peygamberlerinin yüce
geleneği olan hakiki imanın takipçisi olarak, tek doğru dine şahitlik
ettim ve Ortodoks Kilisesi’nin ne papazı ne de müridiyim… Sosyal hayatımı
da inançlarım doğrultusunda şekillendirmeye karar verdim…
Eşhedüenlâilaheillallah…”
Nasıl? Etkileyici, şok edici,
dehşete düşürücü, anarşist, aykırı, sinematoğrafik, agresif ve tek
kelimeyle müthiş bir sahne değil mi? Olay, bütün Ortodoks ve Slav
camiasını derinden sarsıyor. Patrikhane, meselenin üstünü örtmek için bin
dereden su getiriyor ama Türkiye’de hiç kimsenin haberi yok!
Ben bu
müthiş haberi, Alev Alatlı’nın, “Gogol’un izinde- Aydınlanma değil,
merhamet” isimli kitabında okuyunca, önce ‘kurgusaldır zahir’ diye
geçiştirdim. Böylesi bir olayın duyulmamasının imkansızlığını düşündüm ama
içime kurt da düşmedi değil. Biraz araştırınca yanıldığımı anladım. Olay
gerçek ve dünya medyasını resmen sallamış. Ama biz ‘enforme’ edilmemişiz.
Öyle ki internet ortamında bile konuyla ilgili Türkçe yazılmış bilgi yok
gibi.
Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra başına gelebilecek
tehlikeler hakkında ne düşündüğü sorulduğunda şöyle
yanıtlıyor: “Hepimiz faniyiz, önünde sonunda bu dünyadan ayrılacağız.
İnsanoğlunun vehimlerine itaat etmektense, Hakikat’e teslim olmuş olarak
gitmek daha iyi!”
Polosin, "İslâm Hakkında Bütün Bilgiler" isimli
on beş günlük gazetenin editörlüğünü yürütüyor halen. "Monoteist Felsefeye
Giriş" kitabı, Mukayeseli Dinler Tarihi dersi için yardımcı ders kitabı
olarak kabul edilen Ali Polosin, Müslümanların, Rus Ortodoks Kilisesi ile
diyalog tecrübeleri gerçekleştirip içki ve uyuşturucu ile mücadele
konusunda ortak çalışmalar yürütmesinin yanı sıra, aile değerlerini koruma
hususunda da müşterek bir proje hazırlıyor.
Eşinin de Müslüman
olduğunu açıklayan, Viaçeslav isminden ‘sıkılan’ ve Hicaz’a da giden Hacı
Ali Polosin, Rus steplerinin son Müslümanı…
İslâm’ı Seçen
Ortodoks Papaz POLOSIN SERGHEYEVICH
1956 yılında
Moskova’da doğdum. Dinsiz bir ailede yetişmeme rağmen, hayatımın
hatırlayabildiğim çok erken dönemlerinden itibaren Tanrı’ya yürekten
inanan biri olduğumu söyleyebilirim. Tanrı kavramı benim için bir
bilinmezdi belki ancak, O’nun her şeye gücü yeten ve kendisine sığınanlara
her an yardım etmeye hazır bir Tanrı olduğunu düşünüyordum. Gençlik
yıllarımda yüz yüze geldiğim çeşitli zorluklar, benim hayat karşısında
ancak bir noktaya kadar güç yetirebileceğimi anlamamı sağladı. Bundan
sonra tüm kalbimle Tanrı’ya yöneldim ve her şey daha iyi olmaya başladı.
Aslında bu süreç doğal
olarak gelişti ve Tanrı gerçeğini öğrenmek amacıyla Moskova Devlet
Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okumaya karar verdim. Sosyoloji alanında
Max Weber’in Kapitalizmim Ruhu teorisinin Eleştirisi adlı bir çalışmam
oldu. Bu çalışmamda Protestan reform hareketinin piyasa ekonomisinin
gelişmesine etkilerini irdelemeye çalıştım. İşte bu yıllarda ilk kez
Kitab-ı Mukaddes’i okuma fırsatım oldu.
Ne yazık ki bu
okumalarım bende çelişkili bir izlenim bıraktı. Aslında kutsal kitabın
bazı kısımları gerçekten Tanrı vahyi gibi görünüyordu, ancak Tanrı’ya
atfedilen bazı kısımlarda insanlığın çoğunluğunu yok etmeye yönelik bir
istekten bahsedilmesi veya “Tanrı’nın eli,” “Tanrı’nın vücudu” ve
“Tanrı’nın nesli” vesaire gibi ifadelerin yer alması, çelişkili bir
durumdu.
Fakat 1970’ler
Moskova’sında komünist ideoloji karşısında tek alternatif Rus Ortodoks
Kilisesi idi. Bu nedenle on dokuz yaşında bir genç olarak Ortodoks
Katedrali’ne ilk kez geldiğimde eski bir geleneği keşfettiğimi düşünmüş ve
Tanrı’yı öven Hıristiyan ilahilerinin güzelliğinden çok etkilenmiştim. O
anda daha derin ve kapsamlı bir ilahiyat bilgisi almam gerektiğine karar
vermiştim. Bu düşüncelerle İlahiyat Fakültesine başladım. Aslında belirli
bir dini, bilinçli olarak tercih etmek durumunda değildim. Çünkü
Ortodoksluğu kendisiyle mukayese edebileceğim başka bir dinin varlığı söz
konusu değildi. Öncelikle Tanrı’yı reddeden yanlış bir anlayışa karşı
önceden belirlenmiş kesin bir karar almış olmam önemliydi. O sırada mevcut
bulunan tek dini müesseseye böylece adım atmış oluyordum.
Hıristiyanlık’ın
temel esaslarını öğrendikten sonra 1983’te rahip oldum. Bulunduğum mevki
Tanrı tanımazlık karşısında manevi ve entelektüel mücadeleyi temsil
ediyordu. Bu nedenle de kendimi Tanrı’nın bir savaşçısı olarak görüyordum.
Fakat ne yazık ki resmen göreve başladığımda ruhsal ve entelektüel
görevlerimi yapmak yerine çoğunlukla bâtıl inançları olan insanların
istedikleri bir takım ritüelleri yürütmek zorunluluğu ile karşı karşıya
kaldım. Bu gibi ritüellerin aslında putpereslik döneminde yapılanlardan
anlamca pek farklı olmadıklarını bildiğim halde, bunlardan kaçamadım ve
Hıristiyan dini uygulamalarının bir parçası hâline geldim. Bu hâlim ister
istemez şahsî inancımla kamusal görevim arasında bir zıtlık meydana
getirmişti.
1983 – 1985 yılları
arasında Orta Asya’da çalıştım. Duşanbe şehrindeki görevim sırasında
amirlerimce emre itaatsizlik sebebiyle bölgeden uzaklaştırıldım. Burada
ilk kez Müslümanlarla karşılaşmıştım ve İslâm kelimesine bir şekilde ilgi
duyar olmuştum. Başımdan geçen ilginç bir olayı sizinle paylaşmak
istiyorum. Bir keresinde iyi giyimli bir Tacik ihtiyar, kiliseme geldi.
İnsanlar onun aslında gizli bir şeyh (ermiş ) olduğuna inanıyorlardı. Kısa
bir konuşmadan sonra birdenbire “Sen Müslüman gözlere sahipsin Müslüman
olmak senin kaderin!” deyiverdi. Bunlar ne kadar şaşırtıcı ifadelerdi. Bir
Ortodoks kilisesinde, bir Ortodoks rahibine söylenen bu sözlere karşı
gelmem veya direnç göstermem beklenirdi. Ama hiçbir tepkide bulunmadım.
Yaşlı zâtın sözleri âdeta yüreğime işlemişti.
1988 – 1990 yıllarında
ateizmle mücadele artık geçmişin bir meselesi hâline gelmişti. Ortodoks
Kilisesi ise daha çok yeni ek binaların yapımı, eğitim alanında daha kâr
getiren kural ve düzenlemelerin yapılması gibi işlere öncelik tanır
olmuştu. Artık kendimi Tanrı’nın bir savaşçısıymışım gibi hissetmiyordum.
Aksine kendisinden sadece sihirli, büyülü törenleri düzenlemesi beklenen
bir çeşit resmi sihirbaz veya büyücü konumunda gibiydim. Beni son derece
rahatsız eden bu durum nedeniyle 1991’de kilise personelinden ayrıldım.
Kilise törenlerinin
gerçek inançla ne şekilde örtüştüğünün teolojik bir açıklamasını bulurum
düşüncesiyle kilise tarihi, kilise hizmetleri tarihi ve teoloji tarihi
gibi ilk dönem Hıristiyan kaynakları üzerinde çalışmaya karar verdim. Bu
konularda yaptığım kapsamlı çalışmalar, beni, içerisinde çok miktarda eski
putperest ibadet anlayışından alıntılar bulunan Roma Bizans kilise
hizmetlerine şüphe ile bakma noktasına getirdi. Bunu anladıktan sonra 1995
yılında tamamen kilise görevinden ayrıldım.
Hz. İsa’ya atfedilen
ulûhiyet, tek ve bir Tanrı inancını anlamayı ne kadar zorlaştırıyordu.
Oysa bu son derece basit ve net bir prensipti. O zamanlar İslâm gerçeğini
tam olarak bilmiyordum. Çünkü elimde bulunan Krachkovski’nin Rusça Kur’an
meali yanlışlarla doluydu. Daha sonra Kur’an hakkında genel bir bilgi ve
İslâm’ın Hz. İsa yorumu ile zenginleştirilmiş olan Porokhovaya’nın
açıklamalı mealini okuduğumda İslâm’a dair bütün şüphe ve tereddütlerim
sona erdi. Esirgeyen ve Bağışlayan Allah bu yolda ilerlemem için bana güç
verdi ve sonunda eşimle birlikte Tek bir Allah’a inandığımızı kamuoyuna
açıkladık. Zaten son nebi Hz. Muhammed (SAV) tüm insanların İslâm üzere
doğduklarını bildirmiyor mu? Bizler de yetiştirilme tarzımız nedeniyle
fıtratımızdan bir süre uzak yaşamıştık. Ama sonuçta Allah’ın yardımıyla
doğru yola eriştirilmiştik.
(Afganistan’daki Taliban, İngiliz
gazeteci Yuanne Didldle’i kaçırmış ve İslâm’ı öğreneceğine söz vermesi
üzerine serbest bırakmıştı. İki taraf da sözünü tuttu. Bu hanım gazeteci
de İslâm’ı öğrendi ve müslüman oldu. Turkuaz’dan Ebru Ateş’in, Didldle ile
yaptığı röportajı sunuyoruz:
–Taliban tarafından kaçırıldıktan sonra
müslümanlığı seçtiniz, bu dönüşün hikâyesini anlatır mısınız?
–Taliban tarafından kaçırıldığımda büyük haberlere imza atan
bir gazeteciydim. Ancak o zaman utanç verici şekilde kendim gazetelere
manşet oldum. Taliban’a söz verdim: “Eğer beni serbest bırakırsanız
Kur’ân’ı okuyacağım. İslâm’ı araştıracağım.” Onlar sözünü tuttu, beni
bıraktı. Ben de tuttum. Söz sözdür diye düşündüm ve Kur’ân’ı okumaya
başladım. Tamamen akademik bir çalışmaydı. Mânevî bir yolculuğa çıkmak
gibi bir niyetim yoktu başlangıçta. –Kur’ân sizi nasıl etkiledi? –Nefes
kesiciydi. Kur’ân sanki bir yaşam kılavuzu. Okuduğum her şeyden çok
etkilendim. Özellikle kadın haklarından. Çünkü bize hep müslüman
kadınların baskı altında olduğu anlatılırdı. Ancak Kur’ân diyor ki; biz
kadınlar mânevî olarak erkeklere eşitiz. Eğitim hakkı konusunda da eşitiz.
Biz kadınlar çocuk doğurma özelliğinden dolayı İslâm’da yüceltiliyoruz.
Cennetin annelerin ayağının altında olduğu söyleniyor. İslâm’ı ilk kabul
eden bir kadındı. İslâm’ın ilk şehidi de bir kadındı. Batı’da süslü
magazin dergilerinde bize sunulan fikir şuydu; uzun boylu ve güzel vücutlu
olmazsan beğenilmez, istenmezsin. Halbuki İslâm dininde kişiliğinle ön
plâna çıkıyorsun. Erkeklerden aşağı değiliz, onlara eşitiz. Meselâ
boşanma, meselâ miras hakkı. Bu haklar Batılı kadına daha 100 yıl önce
tanınmaya başlandı. Halbuki bu haklar Kur’ân’da asırlar önce yazılıydı.
Hollywood yıldızları şimdilerde bir ordu dolusu avukatla evlilik öncesi
mal paylaşımı yapıyor. Bu paylaşım, binlerce yıldır müslüman evlilikleri
öncesinde yapılıyor. Bu yeni bir şey değil. Bence Hollywood avukatları
Kur’ân’dan ilham alıyor. –İslâm’ı
seçmenize aileniz nasıl tepki verdi? –Karışık tepkiler aldım.
Komşusu müslüman olan kız kardeşim, müslümanların nasıl insanlar olduğunu
gördüğü için, müslüman oluşuma tepki vermedi. Ancak diğer kız kardeşimin
hiç müslüman tanıdığı yok. Bu yüzden kendimi, Tel Aviv’de patlatacağımı
düşündü. Annem Hıristiyanlık’a dönmemi istedi. Ona, Hristiyanlık’ın
aslında İslâm’a çok yakın olduğunu söyledim. Bana bir Arap dinine mensup
olmak istemediğini söyledi. Ben de ona, ‘Hz. İsa’nın nereden geldiğini
sanıyorsun anne, Manchester’dan mı?’ diye sordum. Durdu ve düşündü. Ve
fark etti ki Hıristiyanlık’ın kökleri de Ortadoğu’da... Hikâyemi dinleyip
şehadet getiren çok insan oldu. Annemin de müslüman olmasını çok isterim.
–Peki Taliban sizi esir almasaydı, yine
müslüman olur muydunuz? –Bu gerçekten garip. Düyada pek çok
müslümanla görüştüm; ama beni müslüman olmaya tetikleyen, Taliban
tarafından kaçırılmak oldu. Kur’ân’ı okuyacağıma söz vermiştim. Başka
türlü İslâm’ı incelemezdim. Bu, benim için utanç verici. Çünkü Ortadoğu’yu
takip eden bir gazeteci olarak İslâm’ın sadece bir din değil, bir hayat
tarzı olduğuna dikkat etmeliydim. İslâm’la iç içe olmalıydım. Taliban’a
teşekkür borçluyum; ama Taliban destekçisi değilim. –İslâm’ı kabul ettikten sonra hacca da gittiniz.
Orada ne gibi duygular yaşadınız? –Evet, çok şanslıydım. Orası
harikaydı, inanılmaz güzeldi. İnsanlar orada en çok neyden etkilendiğimi
sordular. Kâbe’yi ilk kez görmek mi, neydi? Düşündüm. Bir gün namaza geç
kalmıştım. Mekke sokaklarında rüzgâr gibi koşuyordum. Haremüşşerif’in
kapılarından birinin önüne geldim. Önümde on binlerce hacı vardı ve tam
bir kaos yaşanıyordu. Hepimiz camiye girmeye çalışıyorduk, geç kalmıştık.
Herkes birbirini itiyordu. Kadın-erkek, uzun-kısa, zayıf-şişman, her
çeşit, her renkte, belki 30-40 farklı milletten insan camiye girmeye
çabalıyorduk. Ve birden namaz başladı. Birkaç saniye içinde bütün herkes
şeritler halinde sıraya dizildi. Ben de sokağın ortasında seccademi yere
sermiş, ayakta bekliyordum. Yanıma baktım, cizgi kusursuzdu. Onun önündeki
de, onun önündeki de. Ve düşündüm, bu ordu kadar hızlı hazır ol
pozisyonuna girebilecek başka bir ordu yoktur dünyada. Kendi kendime,
‘işte benim ailem bu’ dedim. Sadece düşünürken duygulanmıyorum. Gözyaşları
boğazıma dizildi ve ‘biz birlik olduğumuz zaman çok güçlü olabiliriz’ diye
düşündüm. Günde beş defa biz böyleyiz. Günde 24 saat, haftada 7 gün böyle
olsak hiç kimse bizim topraklarımızı işgal etmeye kalkmaz. Din
kardeşlerimize işkence yapamazlar, çocuklarımızı katledemezler. Bize hiç
kimsenin gücü yetmezdi ve bize saygı duyarlardı. Bizleri terörize
edemezler, bizlere zulmedemezlerdi. Guantanamo Üssü’nde insanlarımızı
kilitleyemezlerdi. Bizlere saygılı davranırlardı. Dünyada iki milyar
müslüman var. Eğer birlik olsak yenilmez olurduk. İslâm’ı seçtikten sonra iki kitap yazdınız.
Kitaplarınızın konusu neydi? –İlk kitabımda, Taliban
tarafından kaçırılıp serbest bırakılma hikâyemi anlattım. İkinci kitabım
ise bir roman. Adı, Cennet’e Gidiş Bileti. Hikâye 11 Eylül olaylarından
başlıyor, Ortadoğu’ya kadar uzanıyor. Konusu ise şehitler. Amerika’da
yayınlandı. İsrail’de ise yasaklandı. Çünkü kitabı Cenin ve Cenin
şehitlerine adadım. Zaten herkesi İsrail mallarını boykota çağırıyorum.
–Gazetecilik mesleğini de devam
ettiriyorsunuz, şu anda çalıştığınız bir kurum var mı? –İslâm
kanalının politika editörüyüm. Bu kanalda her sabah ajanda adlı bir
program yapıyorum. Bir tartışma programı. Irak’ta savaşmayı reddeden
askerlerden, İsrail devletini kabul etmeyen hahamlara kadar birçok konuğu
ağırlıyoruz. Bu programla buradaki müslümanları güçlendirmek istiyorum.
“Bir Fransiz bilimadami, Vincent Montagne’in
hidayeti
BEN BIR bilim adamiyim. Ayni zamanda kendimi bir gezgin olarak da
tanimlayabilirim. Uzun yillar farkli Arap ülkelerine seyahatler yaptim.
Ayrica Senegal, Endonezya, Mali, Gana, Fildisi Sahili, Nijerya ve
Moritanya gibi ülkelere de gittim. Su anda Islâm, Islâm medeniyeti,
Müslümanlar ve Arap dili hakkinda yirmi kitabin yani sira, çok sayida
makale kaleme almis birisiyim. Ibn Haldun’un eserlerini Fransizcaya
tercüme için alti yil ugrastim. Bu seyahat ve çalismalar benim 1977
yilinda Moritanya’da Islâm’i seçmemle sonuçlanmistir.
Bana
sorarsaniz, Islâm’i seçmek sadece bir din degil, ayni zamanda bir hayat
tarzi seçimi yapmak demektir. Bu sekilde kisi yeni bir kâinat tasavvurunu
kabul ettigini açiklar ve iman bagiyla birbirlerine bagli büyük bir
milletin üyesi olur. Benim için ise bu tercihi yapmak, ilerlemis yasima
ragmen firtinalarin estigi bir cografyanin ortasinda, fakirlerin ve
Filistinlilerin safinda yer almak demekti. Ancak bu karar, ayni zamanda
para ve güç sahiplerinden uzak durmak ve hakkin ve adaletin yaninda yer
almak da demekti.
Çagdas dünya teknolojik gelismeyi hayatin nihaî
hedefi olarak kabul eder. Bu hedefe ulasmak için de her türlü araci
kullanmayi mesru görür. Insanlik adina esef edilecek böyle bir yaklasimi
Islâm reddeder; ve daha yüce degerlere baglanmayi öngörür. Din
degistirerek Müslümanligi seçmis olmam, Fransiz milli kimligini
kaybettigim anlamina gelmez. Halen ana vatanim Fransa’dir. Bununla
birlikte Arap dünyasini artik manevî yurdum olarak kabul ediyorum.
Islâm inanci hem iç huzurumu hem de nihaî varolus amacimi temsil
etmektedir. Bu inanç sistemi beni parçalanmis bir düsünce tarzindan
kurtardi ve bütün duygularimin uyumlu bir bütün haline gelmesini sagladi.
Islâm’a dönüsümde dinî, ahlâkî, sosyal faktörler kadar kültürel dürtüler
ve ilâhî inayet de etkili oldu diyebilirim.
Kur’ân’la ilk tanismam
Andrea de Riyar’in tercüme ettigi Fransizca Kur’ân’i okumakla oldu. Bu
eser Paris yakinlarinda bulunan askeri bir okulda elime geçmisti. Ben de
1934–1936 yillari arasinda bu okuldaki ögrencilerden biriydim. Her hafta
Kur’ân’dan bir bölümü fotokopi çektirerek üzerinde çalismalar yaptim.
Eski ve Yeni Ahit’in tahrif edilmesinden sonra insanliga son mesaj
peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) elçiligi vasitasiyla gönderilmistir. Bunun
en büyük kaniti, Kur’ân’in bizzat kendisidir. Kur’ân, tek basina en büyük
mucizedir.
‘Islâm evi’ne dönüsümde pek çok sosyal ve ahlâkî faktör
etkili olmustur. Bunlarin basinda Islâm’in ‘ilk günah’ prensibini kabul
etmemesi gelmektedir. Anglo Saxon anlayista yer alan ilk günah kompleksine
Islâm’da rastlamiyoruz. Yine, Islâm’a göre her insan hayatin içinde
iffetini koruyabilir ve saf kalabilir. Bunun için uzlete çekilmek veya
toplumdan kopmak gerekmez. “Allah dinde size hiç bir zorluk kilmadi.”
(Hacc/78) gibi ayetler Islâm’in fitrata en uygun din oldugunu
açiklamaktadir.
Islâm baska hiçbir yerde bulamadigim bir huzur
haline kavusmami sagladi. Bu da Islâm’in insani beden ve ruhuyla bir bütün
olarak ele almasindan kaynaklaniyor. Islâm hem akla hem kalbe hitap
ediyor.
Otuz yildan fazla Kuzey Afrika, Iran, Lübnan, Senegal ve
Endonezya gibi farkli ülkelerde yasadim. Ünlü Arap gezgini Ibni Batuta
gibi dünyanin çok degisik yerlerine seyahatlerde bulundum. Gittigim her
yerde ayni hayat tarzi, ayni inanç ve ayni insanî hassasiyetler ile
karsilastim. Islâm toplumunun, cesaret ve sadeligi ön planda tutan bir
anlayisa sahip oldugunu gördüm. Para ve maddiyatin her zaman hayir
getirmeyebilecegi kanaatine vardim. Dinin haram kildigi seylerden
uzaklasmak da benim için çok zor olmadi. Günde bes vakit namaz kilmanin
inançta sebatkâr olmayi temsil ettigini düsünüyorum.
Bunlarin
disinda ikna olmami saglayan kültürel faktörleri de söyle ifade
edebilirim: Bugün Avrupalilar, Araplara ve tüm dünyaya yaptiklari
katkilari övünerek anlatirlar. Bununla birlikte kendilerinin Müslümanlara
hiç de azimsanmayacak derecede borçlu olduklarini unuturlar. Halbuki, Arap
bilim adamlarinin çalismalari sayesinde Yunan mirasi korunabilmistir ve
unutulmaktan kurtulmustur. Bugün Aristo, Sokrat, Platon ve diger eski
Yunan filozoflarinin eserlerini okuyabiliyorsak, bunun için Araplara
sükran duymaliyiz. Bir zamanlar dünyadaki en büyük ilim baskentleri
Bagdat, Kahire, Tulaytula ve Palermo gibi Islâm sehirleriydi.
Islâm’a gelisimde etkili olan bir diger husus ise, kendime saf
belirleme düsüncem oldu. Ben Islâm’a geçmis olmakla, mücadele halinde
oldugum yeni sömürgeci anlayis olan siyonizmden farkli bir safa geçtigimi
ilân etmis oluyorum. Artik Senegal’den Endonezya’ya uzanan büyük bir
dünyanin parçasiyim. Bu cografyada gerçek duygular var. Bu dünyaya
zenginlik için degil, mazlumlarin yaninda yer almam gerektigine inandigim
için adim attim. Yine çagimizda kölelerin yerini alan göçmen isçilerle
beraber olmak adina buradayim. Nitekim sadece ülkem Fransa’da nüfuslari
iki milyonu bulan bu insanlarin ilgiye ihtiyaci var ve sorunlari çözüm
bekliyor.
Bütün bu saydigim faktörler ve tabiî ki Allah’in
inayetiyle Islâm’in hak din olduguna iman ettim ve Temmuz 1977’de sehadet
ederek Müslüman oldum. Bundan sonra El Mansur el Safi adini aldim. El
Mansur, ailemin bana verdigi Vincent isminin Arapça dilindeki karsiligi.
"Yardim edilen" manasindaki bu ismi çok seviyorum ve Allah’tan baska
yardim edecek kimsenin olmadigina inaniyorum. Elhamdülillahi Rabbil
alemin
JOSH HASAN “EĞER MÜSLÜMAN OLMASAYDIM...”
HER ŞEY on
yaşlarında iken başlamıştı. O yıllarda ailemle birlikte yoğun Yahudi nüfus
barındıran Brooklyn kasabasında yaşıyordum. Anne babam İbranice öğrenmem
ve Yahudilik hakkında bilgilenmem için Muhafazakâr Sinagog’a kayıt olmamı
uygun gördüler. Fakat her ikisini de pek iyi öğrendiğim söylenemez.Bu
arada gizli gizli Hristiyanlığa göz atmaktaydım. Çünkü çevremde Hz. İsa’ya
inanan ve yolunu takip ettiklerini söyleyen arkadaşlarım vardı. Fakat
insanların, ellerinden bir şey düşürdüklerinde veya sendeleyip düşme
tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarında, bu büyük insanın adını
hürmetsizce andıklarını görüyor ve niçin böyle davrandıklarını
anlayamıyordum. Hz. İsa’yı daha edebli bir şekilde anmak gerekmiyor muydu?
Dahası O Tanrı’nın oğlu olabilir miydi? Aynı yıl Yahudilik ve İsrail
üzerine okumalarım devam ederken yeni bir dine daha rastladım: İslâm!
Müslümanlar hakkında
edindiğim ilk bilgi onların Kur’an’a inanan ve Hacca giden insanlar
olduğuydu. İlginçti, fakat İsrail’e olan bağlılığım ve duyduğum sempati,
İslâm hakkında daha fazla bilgilenmek için yapmam gereken okumalarımı
engelledi. Medyanın etkisiyle, Müslümanların Yahudileri bir dinamit gibi
havaya uçuran teröristler olduğunu düşünüyordum. Yahudiler iyiydi, Araplar
kötüydü. Arkadaşlarım böyle söylüyorlardı, öğretmenlerim bunu imâ
ediyorlardı. Bu nedenle İslâm’la ilgili okumalarıma son verdim.1995’e
geldiğimizde ailem sinagog değişikliği yapmaya karar verdi. Muhafazakâr
yapıdan “Reformcu Yahudiler” olarak adlandırılan yeni bir gruba geçiş
yaptık. Son derece liberal olmuştuk.
Ancak yeni haham benim
için, bir manevî liderin sahip olması gerektiğini düşündüğüm özelliklerden
çok uzak bir görünüm arz ediyordu. Bir akşam cemaat hâlinde otururken,
hemen yakınlarda bulunan Boston Kolej’in bahçesinde gezen kız öğrencileri
bizce hoş olmayan bir nazarla süzmekten duyduğu memnuniyeti ifade ederek
birkaç kişinin gülmesine sebep olmuştu.Doğru düzgün bir dine bağlanmam
gerektiğini düşünüyordum. Ama bu Ortodoks Yahudiliği
olmayacaktı.Hristiyanlığın güçlü olduğunu düşündüğüm manevî boyutundan
etkilenmiştim. Bilgilenmek için Katoliklerin büyük ayinlerine gidip
papazlarla konuştum. Hz. İsa’nın ilâh olduğuna inanma konusunda kendimi
çok zorladığım anlar oldu. Fakat ‘oğul’a dua etmek fikri bana çok anlamsız
geliyordu. Uğraştığım halde bir sonuç alamayacağımı biliyordum. Buna
rağmen kilise derslerine devam ettim ve öğrendiğim duaları okumaya
çalıştım. Vaftiz edilmediğim için Katolik sayılmıyordum. Vaftiz için dokuz
aylık dersleri tamamlamam gerekiyordu. Fakat, Katolik olmadan ölürsem ne
olacaktı? Bu tür sorular gündeme gelince Hristiyanlık öğretisinin ne gibi
eksiklikler taşıdığını araştırmaya karar verdim. Ama bir süre sonra
dersleri tamamen bıraktım.
Şubat 1999’da Hristiyan
olmadığım halde bu dini terk ettim. Artık “kurtulanlardan” sayılmıyordum
ama bu umurumda bile değildi. Ailem Katolik Kilisesinden ayrılmama
gerçekten memnun olmuşlardı. Ancak ben hâlâ tek Tanrı inancımı muhafaza
ediyordum. Kiliseden ayrılışım ve gerçek dini arayış sürecine girmem sanki
bir anda oluvermişti.İslâm’la ilgili araştırma yapmak istediğimi
söylediğimde babam beni bir kütüphaneye götürdü ve maalesef Britannica
Ansiklopedisinden Hz. Muhammed (a.s.m.) hakkında yazılanları okumamı
tavsiye etti. Okuduğum makalede İslâm Peygamberi’nin pek çok Yahudiyi
katlettiği iddia ediliyordu. Bunu öğrendiğimde hem çok üzüldüm, hem de
büyük bir şaşkınlık yaşadım. Bir an ne düşüneceğimi ve ne yapacağımı
bilemedim. İslâm’ı reddetmeyi düşündüm ancak yine tek Tanrı’ya inanmaya
devam edecektim. Öyleyse ne yapmalıydım? Yahudiliğin tahrif edildiğini
biliyordum. Hristiyanlığın tahrif edildiğini de biliyordum. Ve şimdi bir
şeyi daha iyi biliyordum ki, Britannica Ansiklopedisi doğruyu
anlatmıyordu. Bu durumda İslâm’ı doğru kaynaklardan öğrenmem gerektiğine
karar verdim.Müslümanlarla tanışabilmek için yerel bir cami aramaya
başladım. İnternetten araştırma yapmak daha kolay olur düşüncesiyle
Boston’da mevcut camilere bu şekilde ulaşmaya çalıştım. Nihayet ilgili web
sitesi açıldığında ekranın hemen üst kısmında “Selamün Aleyküm” yazısı ile
karşılaştım. Hemen adresi aldım. Boston’da bir cami bulmak ne büyük
şanstı.Şubat ayı sonlarında Prospect Caddesi’ndeki camiye gittim.
Hayatımda ilk kez dindar Müslümanlarla tanışacaktım ve beni nasıl
karşılayacaklarına dair hiç bir fikrim yoktu. Acaba onların karşısında
Yahudi kimliğimi saklamalı mıyım diye bile düşündüm. Sonra derin bir nefes
alarak içeri girdim. Gördüğüm ilk kişiye “Af edersiniz, buraya İslâm
hakkında bilgi edinmek için geldim”diyerek orada bulunma nedenimi
açıkladım. Tanımadığım bu insanın sözlerime nasıl bir tepki vereceğini
merakla bekledim. Ya bir eğitim sürecine davet edilirim ya da geri
gönderilirim diye düşünüyordum. Gerçekten de talebime red cevabı alıp geri
dönmek zorunda kalır mıydım? Bu düşüncelerle ayakkabılarımı elime alıp
gitme hazırlığı yaparken, konuştuğum kişi “İngilizce bilmiyorum” diyerek
ana odaya geçti. Ben de onu takip ederek içeri girdim. Beni öylesine gezip
dolaşmam için yalnız bırakıp bırakmadığını tam olarak anlamamıştım.
İçeride secde hâlinde ibadet eden insanları gördüm. Bir ara ne yapacağımı
bilemedim.Daha sonra beni yalnız bırakan adamın büyük bir kalabalıkla
içeri girdiğini fark ettim. Bulunduğum yerde oturdum kaldım. Bir tarafta
ben, diğer tarafta elli kadar inançlı insan yer alıyordu. Hepsi birden
aynı anda benimle heyecanla konuşmaya başladılar. Oldukça karışık ve
bunaltıcı bir andı. Fakat kendimi çok iyi hissediyordum. Müslümanların
İslâm’a ne kadar önem verdikleri böylece anlaşılıyordu. Elime
tutuşturdukları Resimli İslâm Rehberi adlı broşüre bir göz attığımda
öncelikle Kelime-i şehadet ile karşılaştım: “Eşhedü en la ilâhe illâllah
ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasulühü!” Öylesine heyecanlanmıştım
ki, sanki o an bu sözü söylemeye hazır biri gibiydim. Katolik olabilmem
için dokuz aylık bir eğitim sürecini tamamlamam gerekiyordu. Yahudi olmak
içinse muhtemelen daha uzun bir zamana ihtiyacım vardı. Oysa İslâm’ı
benimsemek birkaç dakikalık bir meseleydi. Dostça davranan ama temkini
elden bırakmayan bir kardeş: “Emin misin? Bunu hemen yapmak zorunda
değilsin” diyerek uyarıda bulundu.Şaşırmıştım. Söyleyeceğim söz üzerinde
düşünmek zorunda kalacak kadar büyük bir anlam mı taşıyordu? Hemen şu anda
Müslüman olduğumu ifade etmekle çok mu acele davranmış olacaktım? Yapılan
uyarıyı dikkate alarak böylesine önemli bir karar öncesi kendime biraz
zaman tanımanın daha uygun olacağı sonucuna vardım. O gün Müslüman olmasam
da harika bir cumartesi geçirmiştim.Bundan sonraki bir yıllık dönemde
çeşitli vesilelerle dünyanın farklı yerlerinden pek çok Müslümanla tanışma
ve görüşme fırsatım oldu. Tüm farklılıklarına rağmen bunca kişinin
birleştikleri tek bir ortak amaç söz konusuydu: Tek bir Allah’a en güzel
şekilde kulluk etmek.
İslâm’ı kabul etmeden
önce bilinçlenmek için daha ciddi ve kapsamlı çalışmalar yapmaya karar
verdim. Okuduklarımı daha iyi anlamak ve İslâm terminolojisine âşina olmak
düşüncesiyle Arapça öğrenmeye niyet ettim. Bu arada başıma beklenmedik bir
trafik kazası geldi. Ama kazayı hiç yara almadan atlattım.2000 yılının
mayıs ayında uzun süredir görmediğim bir Müslüman arkadaşımla trende
karşılaştım. Kendisiyle kısa bir sohbetimiz oldu. Bana henüz Müslüman olup
olmadığımı sordu. Hayır cevabını verdiğimde ise şaşırtıcı bir şey
söyledi:“Ölümün nerede nasıl geleceği belli değil. Müslüman olduğunu
açıklamadan önce beklenmedik bir şekilde yolda yürürken bir trafik kazası
geçirsen gayri müslim olarak hayatını sonlandırmış olacaksın. Bu da ebedî
hayatının mahvolması demek olacak.” Bu sözleriyle sanki bir süre önce
yaşadığım kazadan ders almayan beni uyarıyor gibiydi. İslâm’ı din olarak
seçtiğimi açıklamak için daha fazla beklemenin anlamı yoktu. Aynı gün
öğleden sonra mescide gidip namaz kılan cemaati izledim. İnsanların saflar
hâlinde secdeye varma halleri ne kadar etkileyici bir sahneydi. Bu hal
gerçekten de önemli bir kulluk göstergesiydi. Ben de bundan daha fazla
uzak kalamazdım. Namaz biter bitmez kardeşlerime o gün Müslüman olmak
istediğimi söyledim ve onların şahitliğinde kelime-i şehadet getirerek hak
dine dönüş yaptım. Artık hayatımda yeni bir dönem başlıyordu.
Muhammed John Webster (İngiliz)
Ben Londrada, tam bir protestan
terbiyesi alarak yetişdim. 1930 senesinde, dahâ genç bir talebe iken, her
genç gibi ba’zı hâdiselerle karşılaşıyor, bunları anlamağa çalışıyordum.
Bunlardan birisi, din ile dünyâ arasında bir münâsebet aramak, ya’nî râhat
ve huzûr içinde yaşamak için, dinden nasıl fâidelenebileceğimi düşünmek
oldu. O zemân, ilk def’a olarak, farkına vardım ki, mensûb olduğum
hıristiyan dîni, bu husûsda çok za’îf ve çok âciz. Zîrâ hıristiyanlık,
dünyâyı yalnız fenâlıklarla dolu bir işkence yeri, insanları günâhkâr
doğan mahlûklar olarak kabûl ediyor. Onlara hayâtda râhat bir yol
göstermek şöyle dursun, her yapdıkları işin günâh olduğunu, bu günâhdan
kurtulmak için, hiç bir çâre bulunmadığını, insanlar için ancak râhiblerin
Allahü teâlâya düâ edebileceğini söylüyordu. Hıristiyanlık, insanları
temâmen başı boş bırakmış ve yalnız pazar günleri, insanı hiç bir sûretde
tatmîn etmiyen bir (kilise havası) içinde ibâdete teşvîk etmişdir. O
senelerde, İngilterede büyük bir ekonomik buhran ve fakîrlik vardı.
İnsanlar hayâtlarından ve hükûmetden hiç memnûn değildi. Hıristiyanlık,
onlara bu ızdırâb dolu günlerde hiç yardım etmiyor, insanlar ondan bir
tehammül kudreti bulamıyorlardı. Bu keyfiyyet, benim üzerimde çok fenâ bir
te’sîr yapmışdı. Aklımdan çok, hislerime kapılarak, dînin ma’nâsız bir şey
olduğuna karâr verdim. Hıristiyanlığı red ederek, kendimi, birçok gençler
gibi, dinsizliğe ve komünizme verdim.Komünistlik, uzakdan işitilince
gençlere bir haz veriyordu. Çünki, ekonomik sıkıntılar içinde bunalan ve
yaşama kudreti bulamayan genç nesl, servet ve rütbe farkını ortadan
kaldırdığını iddi’â eden komünizmi bir kurtarıcı olarak görüyordu. Fekat,
kısa bir zemân sonra, farkına vardım ki, komünizmin iddi’âları, yalnız bir
propagandadan ve boş lafdan ibâretdir. Onlarda da, hem rütbe, hem servet
farkı aynen vardı. Her şey, her memleketde aynı idi. Bunun üzerine
komünistlikden vaz geçerek, kendimi felsefeye verdim. Böylece kendimi, bir
(panteist) olarak, (Vahdet-i vücûd) i’tikâdında olarak, yetişdirmeğe
başladım.
Garb memleketlerinde, islâmiyyet ile temâs etmek çok
müşkildir. Çünki, orada islâmiyyete karşı, tâ Haçlı seferlerinden kalma
bir düşmanlık vardır. Avrupalılar hiç tanımadıkları islâmiyyeti, nefret
ile red ederler. Çocuklarını müslimân düşmanı olarak yetişdirirler.
Müslimânlıkdan bahs etmek çok ayıp sayılır. Birisi bu bahsi açdı mı,
herkesin suratı asılır ve herkes susar. Bu aralarda, beni bir vazîfe ile
Avustralyaya göndermişlerdi. Bana verilen, (müslimânlıkdan nefret)
terbiyesine rağmen, birgün, nasılsa merak ederek, bir Kur’ân tercemesini
elime aldım. Fekat, dahâ kitâbı terceme edenin önsözünü okuyunca, kitâbı
hemen kapatdım. Çünki, kitâbı terceme eden, dahâ önsözde Kur’ân-ı kerîm
aleyhinde o kadar ağır laflar söylüyor, Kur’ân-ı kerîmi o kadar tahkîr
ediyordu ki, böyle bir kitâbı okumak ma’nâsız olurdu. Sonra düşündüm.
Mâdemki, hıristiyanlar müslimânlardan nefret ediyorlardı. O hâlde,
tercemeyi yapan hıristiyanın, bu te’sîr altında kalarak, bozuk bir terceme
yapması, ba’zı yerleri yanlış anlaması imkânı vardı. Bir kerre
meraklanmışdım. Artık işi ciddiyyet ile ele aldım ve birkaç hafta sonra,
Avustralyanın garb tarafında Perth şehrine gitdiğim zemân, bu şehrin büyük
kütübhânesine uğrayarak müslimânlar tarafından tefsîr edilmiş bir Kur’ân-ı
kerîm bulunup bulunmadığını araşdırdım. Bana böyle bir terceme bulup
verdiler. Bunu açıp, içindeki ilk sûreyi, (Fâtiha-i şerîfe)yi okuyunca, ne
kadar müteha*sis olduğumu size anlatamam. Fâtiha, (Âlemlerin rabbine hamd)
ile başlıyordu. (Bize doğru yolu göster) diye yalvarıyordu. Ne güzeldi!
Fâtiha-i şerîfi birçok def’alar okudum. Burada zikr edilen büyük hâlık,
(Rahmân ve Rahîm) ya’nî çok merhametli idi. Hıristiyanların dediği gibi,
insanları günâhkâr olarak yaratmamışdı. Kur’ân-ı kerîmi okumağa başladım
ve okudukça kendimden geçdim. Bütün arzûlarımın, tesavvurlarımın aynını bu
kudsî kitâbda buluyordum. Sâatler geçmiş ve ben nerede olduğumu, zemânı,
her şeyi unutmuşdum. Bana Kur’ân-ı kerîmle berâber, Muhammed sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellemin hayâtına dâir ba’zı kitâblar da bulup
getirmişlerdi. Kendimden geçerek bunları okuyordum. Nihâyet kütübhâne
me’mûru yanıma gelerek, (Vakt geldi, artık kütübhâneyi kapatıyoruz)deyince
kendime geldim.Kütübhâneden evime dönerken, (İşte şimdi maksadıma
kavuşdum.Ben artık müslimân oldum)diye tekrâr edip duruyordum. Artık,
Allahü teâlânın inâyeti ile, hidâyete kavuşdum.
Eve dönerken sıcak
bir kahve içmek için münâsib bir yer aradım. Caddeden aşağı doğru inerken
aklımda yalnız Kur’ân-ı kerîm, müslimânlık ve Allahü teâlâ vardı. Nereye
gitdiğimin farkında değildim. Birdenbire ayaklarım kendiliğinden durdu.
Başımı kaldırınca, kızmızı tuğladan yapılmış bir binânın önünde olduğumu
gördüm.Bacaklarım kendiliğinden beni buraya kadar getirmişdi. Binânın
üzerindeki levhaya bakdım. Burası Avustralyadaki bir câmi’ idi.Kendi
kendime, (Allahü teâlâ sana doğru yolu ihsân etdi ve sana ne yapman îcâb
etdiğini bildirdi. Sen müslimânlığı tanıdın. Allahü teâlâ seni câmi’in
kapısı önüne kadar getirdi. Hemen içeri gir ve bu dîni kabûl et) dedim.
İçeri girdim ve müslimân oldum.O zemâna kadar bir tek müslimân
tanımamışdım. İslâmiyyeti kendi kendime buldum ve kabûl etdim. Kimse bana
bu husûsda rehberlik etmedi. Benim rehberim yalnız akl-ı selîmim
oldu.
Müslüman olan Amerikalı rahip Yusuf Estes anlattığı hidayet
hikâyesinde ABD'de özellikle Katolik rahip ve vaizlerin İslâmiyet'e büyük
ilgi duyduğunu ve hatta birçok rahibin İslâm üzerine doktora yapmakta
olduğunu ifade ediyor.

Estes'e göre önyargısız rahiplerin İslâm
hakkında genel kanaati olumlu yönde. Şok edici bir haber - Meğer
Müslümanlar, zaten İncil’e inanıyorlarmış... O gün, 1991’in baharında,
Müslümanların İncil’e inandığını öğrenmiştim. Şok oldum. Bu nasıl
olabilirdi? Fakat bununla da kalmıyordu: Onlar İsa’ya da inanıyordu..
Müslümanlara göre de: l Allah’ın sadık bir elçisi; l Allah’ın peygamberi;
l Babasız bir şekilde mucizevî olarak doğdu; l O Mesih’ti; l O şimdi
Allah’la beraber ve çok önemli bir yeri var; l Kıyamet yaklaştığında geri
dönecek ve inananların yanında imansızlara karşı duracak... Ruhumu İsa’ya
adadığım günden sonra, bir Müslümanı Hıristiyan yapmak, benim için
olağanüstü bir gelişim olacaktı.
BİR BARDAK ÇAY EŞLİĞİNDE İNANÇ
TARTIŞMASI
Adama çay içmeyi sevip sevmediğini sordum, sevdiğini
söyledi. Oradan kalkıp, hep beraber, benim favori sohbet konum hakkında
konuşmak üzere bir kafeteryaya gittik. Konu tabiî ki inançlardı. Saatlerce
sohbet ettiğimiz kafeteryada şunun farkına vardım: Bu adam sessiz, sakin,
hoş ve biraz da utangaç bir insandı. Benim söylediğim şeylerin her
kelimesini dinledi ve bir kere olsun sözümü kesmeye yeltenmedi bile. Bu
adamı sevmiştim ve iyi bir Hıristiyan olma potansiyeli sezmiştim. Ve bu
işin olacağına, kesin gözüyle bakmaya başlamıştım. Halbuki, başıma
gelecekler hususunda, ufacık bir bilgim dahi yoktu.
MUHAMMED
EVİMİZE TAŞINIYOR
Herşeyden evvel, babama, bu adamla iş yapmaya,
mutlaka, devam etmesi gerektiğini söyledim. Ve Texas’a yaptıkları iş
seyahatlerinde, bu adama bazen eşlik etmek istediğimi de söyledim. Gün be
gün, beraber bolca vakit geçirmeye ve bir çok konuda konuşmaya başladık.
Sohbet aralarında radyolarda ve seminerlerde verdiğim vaazlardan,
konuşmalardan örnekler sunuyordum. Bu zavallı adamı “kurtarmaya” iyice
niyetliydim. Allah hakkında konuştuk, hayatın anlamı, yaratılışın gayesi,
peygamberler ve görevleri, Allah’ın buyruklarını insanlara nasıl
vahyettiği konularından bahsediyorduk. Ayrıca bir çok şahsî
deneyimlerimizi ve hatıralarımızı da paylaşıyorduk. Bir gün, artık
arkadaşım olan Muhammed’in, şimdiye kadar kaldığı evden taşınmak zorunda
kaldığını ve geçici bir süre için camide ikamet edeceğini duydum. Babama
gittim ve Muhammed’i şehirdeki büyük evimizde ağırlamak istediğimi
söyledim. Ne de olsa güvenilir bir insandı ve gönül rahatlığı ile evimizde
onu misafir edebilirdik. Israrlarımız netice verdi ve Muhammed evimize
taşındı.
VAAZLARA DEVAM
Tabiî ki, ben hâlâ Texas
civarındaki kiliseleri ve oradaki pederleri ziyarete zaman buluyordum.
Bunlar Texas’ın Oklahoma bölgesinde ve Mexico bölgesinde yaşıyordu.
Bunlardan biri, arabadan daha büyük olan bir haçı, tıpkı İsa’nın çarmıha
gerilmeye götürülürken yaptığı gibi, omuzunun üstüne almış ve cadde ve
sokaklarda bu şekilde dolaşıyordu. Bunu yapmayı seviyordu, zira yoldan
geçen arabalar duruyor ve bu adama ne yaptığını soruyordu. O da onlara
Hıristiyanlık ile ilgili nasihatler veriyor, vaaz ediyordu.
PEDERİN KALP KRİZİ
Bir gün, haçı omuzunda taşıyan peder
arkadaşım kalp krizi geçirdi. Yakınlardaki bir hastaneye sevkedildi. Sık
sık kendisini hastanede ziyaret ediyordum. Çoğu zaman bu ziyaretlere
Muhammed’i de götürüyordum. Orada peder arkadaşımla birlikte, inancımız
hakkında güzel bilgiler paylaşmayı umuyordum. Peder arkadaşım bu
ziyaretlerden pek haz almıyordu. Anlaşılan, İslâm hakkında şeyler duymak
hoşuna gitmemişti. Bir gün, yine böyle bir ziyaret esnasında, peder ile
aynı odayı paylaşan bir hasta tekerlekli sandalye üzerinde odaya girdi.
Yanına gittim ve adını sordum. Adam adının önemli olmadığını ve kendisinin
Jüpiter gezegeninden geldiğini söyleyiverdi. Bir an, “kardiyoloji
servisinde miyim, yoksa ruhsal hastalıklar servisinde miyim” diye içimden
geçirdim.
TEKERLEKLİ SANDALYEDEKİ ADAM
Bu adamın kimsesiz
bir depresif olduğunu ve birilerine ihtiyaç duyduğunu hissettim. Bunun
üzerine ona Allah’tan bahsetmeye başladım. Eski Ahitten pasajlar okudum.
Ona Nuh’un hikâyesini anlattım. İnsanlarını ve şehrini bir gemi üzerinde
terk etmek zorunda kalışını ve sonra tufanın gelip heryeri yerle bir
edişini anlattım. Daha sonra Ninova’ya dönüşünü hatırlattım. Anlatmak
istediğim, problemlerimizden kaçamayacağımız ve onlarla yüzleşeceğimizdi.
KATOLİK RAHİP
Bu hikâyeyi anlattıktan sonra, adam bana
baktı ve özür diledi. Kaba davranışından dolayı üzgün olduğunu, ancak son
günlerde çok büyük sorunlar yaşadığını söyledi. Daha sonra ise, bana
itiraflarda bulunmak istediğini söyledi. Ben de ona, “Ben Katolik bir
rahip değilim. Benimle günah çıkartamazsın” dedim. Bunun farkında olduğunu
söyledi ve şu cevabı verdi: “Aslında ben bir Katolik rahibim.” Şok
olmuştum. Ben, bir papaza, Hıristiyanlığı anlatmaya çalışıyormuşum meğer.
Dünyada neler oluyor böyle.
LATİN AMERİKA’DAKİ RAHİP
Rahip, bana, hikâyesini anlatmaya başladı. 12 yıldan fazla kilise
için Orta Amerika, Mexico ve New York’ta misyonerlik yaptığını anlattı.
Hastahaneden çıktıktan sonra kalacak yeri olmadığını, kimsesi olmadığını
söyledi. Bunun üzerine babama büyük evimizde Muhammed ile birlikte bir
misafire daha yerimiz olup olmadığını sordum. Babam kabul etti. Rahip de
razı oldu. Ve evimize taşındı.
RAHİPLER İSLÂMI ÖĞRENMELİ Mİ? EVET!
Evimize doğru giderken, rahip ile İslâm hakkında yanlış bildiğimiz
şeyleri paylaştım. Benim için sürpriz oldu, ama rahip de bunları bildiğini
söyledi. Ve bu konuda daha çok şeyler söyledi. Rahip, bana, Katolik
papazların, İslâm üzerine eğitim aldıklarını ve bazılarının bu hususta
doktora bile yaptıklarını söyleyince, adeta şok geçirdim. Bu beni oldukça
aydınlattı, fakat sürprizler daha bitmemişti.
İNCİL’İN FARKLI
VERSİYONLARI
Rahip evimize taşındıktan sonra, her akşam yemeğinin
ardından dinler hakkında sohbetler etmeye başladık. Birgün babam, İncil’in
Kral James versiyonunu getirmişti, ben ise revize edilmiş standart İncil
versiyonunu getirmiştim, eşimde ise, daha farklı bir İncil versiyonu vardı
(Sanırım Jimmy Swaggart’ın “Modern insana iyi haber”i gibi birşeydi).
Rahipte ise, tabiî ki İncil’in Katolik versiyonu vardı. Bizler hangi
İncil’in doğru olduğu konusunda, Muhammed’i Hıristiyan yapmak için
uğraştığımızdan daha fazla vakit kaybediyorduk.
KUR’ÂN’IN SADECE
BİR VERSİYONU VAR VE HÂLÂ AYNEN DURUYOR
Tartışmamız sırasında,
bizi dinleyen Muhammed’e dönüp, 1400 yıl içinde Kur’ân’ın kaç versiyonunun
ortaya çıktığını sordum. O bana dünyada sadece bir adet Kur’ân olduğunu
söyledi. Bunun asla değiştirilmediğini ve asla değiştirilemeyeceğini de
ekledi. Bununla birlikte, Muhammed sayesinde, Kur’ân’ın farklı ırklardan
yüzbinlerce insan tarafından, aynı şekilde ezberlendiğini de öğrendim.
Asırlar boyunca Kur’ân milyonlarca insan tarafından ezberlenmiş, nüshadan
nüshaya, âyet âyet, sûre sûre geçirilmiş, eksiksiz ve hatasız bir şekilde
günümüze aktarılmış. Bugün 9 milyonun üzerinde insan, Kur’ân’ın her
âyetini, kelimesi kelimesine ezberlemiş durumdaymış.
BU NASIL
OLABİLİR?
Bu, bana imkânsız gibi geldi. Her şey bir yana, İncil’in
orijinal dili günümüzde kullanılmayan ölü bir dil ve orijinal İncil
nüshaları da asırlar içinde kaybolmuştu. Öyleyse, bir kutsal kitabı,
asırlar boyu, âyet âyet aynen muhafaza etmek, nasıl bu kadar kolay
olabilmişti
BİR HİDAYETİN HİKAYESİ
Muhammed
Selim- Adım Muhammed Selim V/D Langenberg'dir, 35 yasındayım. Eski adım
Stefano idi, yeni ismimden hoşlanıyorum. Bana yeni ismim, yeni bir kimlik
verdi.Şu anda annemin yanında Hardinxveld-Giessendam sehrinde ikamet
ediyorum. Ailem henüz ismime alışmış
değil.
2)M. Bal- Tahsilinizi nerde
yaptınız?
M. Selim- Tahsilimi Dordrecht sehrinde Davinci kolejinde yaptım. Havo'yu
(liseyi) bitirdim. Orada Hollandaca, Ingilizce, Fransızca, Almanca,
Cografya, Tarih ve yurtdaşlık bilgileri ve Ekonomi dersleri
okudum.
3)M. Bal- Müslümanlığa ilgi duymanıza
sebep olan faktörler
nelerdir?
M. Selim- Çalıştığım işyerindeki müslüman kardeşlerime ilgi duydum. Ben
eskiden Rooms-Katoliktim. Bu dinde oruç bilinen bir şeydir. Her ne kadar
müslümanların orucu gibi değilse de ortak bir yönü var. Oda beni
araştırmaya sevk eden bir faktör oldu. Ben incili en ince noktasına kadar
inceleye inceleye okudum ve araştırdım. Bu benim tam üç yılımı aldı, ve şu
sonuca vardım: Incilde kendi kendini tekzip eden çok ihtilaflı sözler
okudum ve onun için müslüman kardeşlerime onu hiç okumamalarini tavsiye
ediyorum. Bir misâl verecek olursak; Incilde murdar hayvan-ların etinin
yenmemesi yazılı. Bunların içinde domuz da zikrolunuyor. (Leviticus
11:1-46) Fakat Hristiyanlarin buna uymadıklarını ve Incilden, başka bir
ayetle buna cevaz verdiklerini tesbit ettim. (bak- Handelingen 10) Abdest
ve Guslün Incilde mevcud olduğunu ve Hristiyanların bunu yapmadığını
gördüm. (Leviticus 15:1-33) Iddialari ise; Isâ A.S. bizleri arındırmış
dolayısıyla gerekmezmiş
diyorlar.
Yine Incilde erkeklerin bila istisna sünnet olması yazılı. (Genesis 17:1-
24 ve Josua 5:1-12) Fakat Hristiyanlar, Isâ A.S.'in bunları neshettiğini
iddia ediyorlar. Bu
iddiaları da Apostelen kitabı 15. Babta Paulusun Galaten yazdığı mektupta
5:1-12 vardır. O da doğru olmayan bir şey. Iste bu saplantılar, delaletler
beni müslümanlığa koşturan
sebeplerdir.
Öyle bir an geldi ki, kiliseye karşı kuşkularım daha da çoğaldı. Önce şu
soru aklıma geldi, şayet Hristiyanlık Hak bir din ise; neden bu kadar çok
firkalara ayrıldılar ve neden birbirleriyle kavga halindeler? Bağlı
olduğum kilisenin papazı, insanların mikro organik bir takım hücrelerden,
bilâhere maymundan türeyip tekâmül neticesi bu şekle ulaştığını iddia eden
bir teoriyi desteklediğini görünce, hepten yolumu şaşırmıştım. Yani;
Incilde bulunanları papaz inkâr ediyor ve diyor ki; “Incilde yazılı
olanlara yazılı olduğu gibi inanmayın.”Bende öyle yaptım. Elhamdülillah
müslüman oldum ve Hak dini Islâmı buldum, gerçek emniyete selâmete
kavuştum. Önce kütüphaneye giderek Islam hakkında çesitli kitaplar okudum,
sonra Kur'anı inceledim. Ve daha sonra kendim Kur'an satın aldım, şimdi
ise her ay Kur'anı hatim ediyorum. (Tercümesinden) Kur'anı okurken,
işyerimde bazı arkadaşlarım bana yardımcı oluyorlardı. Bir gün boy abdesti
aldım ve camiye telefon ettim, müslüman nasıl olunur dedim. Bana camiye
gel konuşalım dediler, bende kâfir olarak gittiğim “ Süleyman Çelebi
Gorinchem Camiinden”, mü'min olarak döndüm. Kelime-i şahadet getirdim.
Elhamdülillah müslüman oldum. Bu iş bir kaç şahidin huzurunda oldu. Daha
sonra bütün müslüman kardeşlerim beni sevinçle bağırlarına bastılar.
Böylece din kardeşliğinin ne olduğunu orada anladım. Müslümanların
birbirlerine bağlılığı, sosyal yönü, kardeşliği birbirleriyle muâşeretleri
beni etkiledi ve diyorum ki; müslüman için hergün
bayramdır.
4)M. Bal- Senin yakınların müslüman
oluşunu nasıl
karşılıyorlar?
M. Selim- Yakınlarımın davranışları farklı oldu. Bir kısmı normal
karşıladı, bir kısmı da zorluk çıkarttı.Bu ise bilmediklerinden ve Islama
karşı ön yargılı olduklarından kaynaklanıyor. Islamın zenginliklerinden,
güzelliklerinden haber-sizdirler. Akrabalarımın içinde her zaman bir
zorluk hissettim, Bu da dışarının etkisiyle oldu. Hele hele kilisesine
gittiğim papaz çok etkili oldu. Çok zorlandım fakat Allah'ın yardımı ve
yeni kardeşlerimin desteğiyle sabretmesini
bildim.
Bir çok insana Islamin Cihan şumul bir din olduğunu, sadece başka
milletlere (Türklere ve Arablara) ait olmadığını anlattım ve anlatmaya
çalışıyorum. Şunu da anlatıyorum: Allah katında gerçek Din, mükemmel Din,
Islamdır ve Islamdan başka dinler Muteber değildir. Ali Imran: 19-83-85.
Maide:
3.
5)M. Bal- Müslüman olduktan sonra
hayatında ne gibi değişiklikler
oldu?
M. Selim- Allaha hamd olsun mutluluğu yakaladım, şu anda etrafımda cereyan
eden olaylara ibretle bakmaktayım, ve yakînen inanıyorum ki; Allah birdir,
mevcuttur ve her mahlukun rızkını o veriyor.Hayatım düzene girdi. Günde
beş vakit namazımı kılıyorum ve Kur'anın meâlini devamlı olarak okuyorum.
Ayrıca beden temizliğine itina ediyorum. Gerçi ben eskidende temizlige
riâyet ediyordum ama şimdi ise, benim için daha da önemli oldu, çünki
biliyorum ki bu cesedimiz bize Allah'ın emanetidir. Her abdest alışta bunu
hatırlıyorum. Sünnet olmakta benim için temizliğin alametidir, bunu
ileride sirası gelince anlatırım. Domuz eti yemiyorum, gerçi eskidende
yemiyordum, ancak satın aldığım yiyeceklere simdi çok daha dikkat
ediyorum. Önce muhteviyatını okuyorum, sonra satın
alıyorum.
Müslüman olduktan sonra gusün alma seklini öğrendim. Önceleri Incilde
böyle bir şey okudum, fakat kilise bunu terketti. Onların iddialari da Hz.
Isâ A.S. onları arındırdığı içindir. (Bak Incil Leviticus 15:1-33)
ve müslüman olduktan sonra, islamın sadece bir inanç değil, aynı
zamanda bir hayat tarzı olduğunu
öğrendim.
En büyük değişiklik ise, bir çok din kardeşim oldu ve kendime güvenim
arttı.
6)M. Bal- Islamı genel olarak nasıl
görüyorsun?
M. Selim- Islâm, mükemmel, saf bir dindir ki; onu bize Allah bahşetti
çünkü; o Rahman ve Rahimdir.Islam aynı zamanda yardımlaşmayı, barışı,
hoşgörürüyü, günahlardan uzak durmayı emreder. Ayrımcılığı men eder. Diğer
dinlere de müsamaha ile
bakar.
7)M. Bal- Müslümanlık Türklere ve
Arablara has bir dindir diyenlerin görüşüne karşı görüşün
nedir?
M. Selim- Ben bu görüşe katılmıyorum ve bu görüşe kesinlikle karşıyım.
Allah-u teâlâ Kur'ânı Kerim de buyurdugu gibi: “Allah katında tek din
Islâmdir.”
8) M. Bal- Islamı nasıl yaşıyorsun, günde
beş vakit namaz, oruç ve iş, bu işi nasıl
yürütüyorsun?
M. Selim- Müslüman olarak elimden geldiği kadar herkesle iyi geçinmeye
çalışıyorum. Ihlaslı olmaya, günahlara düşmemeye ve günahlara yaklaştıran
her şeyden uzak durmaya çalışıyorum. Allahın yarattığı mahlukatına
sevgiyle ve ibretle bakmaya çalışıyorum. Ibadet benim için hayatımın
önemli bir parçası oldu. Baslanğıçta beş vakit namazı vaktinde kılmaya
zorlanıyordum. Şimdi ise, hayatımın bir parçası haline geldiler. Oruç ise;
benim için Allaha karşı bir hamd şeklidir. Müslüman böylece şükrünü
Allah’a takdim
eder.
Oruç tutmak benim için zor olmadı. Eski bir Hollanda atasözü şöyle der:
“Bir şey için rağbet varsa; onun çaresi bulunur.” Bana göre her kim halis
bir niyetle bir amele (ise) baslarsa, Allahu teâlâ o işi ona
kolaylaştırır. Bana farz olan ibadetleri tesekkür niyetiyle Allah için
yerine getirirken, işim bana engel teşkil etmiyor. Ramazanda çalışmak,
oruçlu olan için çok güzel bir meşgaledir. Insan akşam nasıl olduğunu
anlamıyor. Çalışırken namaz kılmama hiçbir engel çıkmadı. Hatta çalışırken
namaz vakti geldiğinde iş arkadaşlarım çoğu zaman beni uyarıyorlar, namaz
vaktin geldi diyorlar.Namaz kılmak aynı zamanda kanûnî bir
hakkımızdır.
9) M. Bal- Kur'ân-ı Kerim hakkındaki
görüşlerinizi
alabilirmiyiz?
M. Selim- Hz. Kur'ân Allah c.c. tarafından peygamber efendimiz S.A.V.’e
vahiy yoluyla Ramazan ayında indirildi. Kendinden önce indirilenleri
tasdik eden, ve insanlara doğru yolu gösteren ilahi bir kitaptır.Ben her
gün bir cûz okuyarak her ay Allah'ın izniyle hatim ediyorum. Şu ana kadar
bir çok kere (mealini) hatim
ettim.
10) M. Bal- Hadis hakkında görüşlerinizi
alabilir-miyim? Bu hususta bir sey
okudunuzmu?
M. Selim- Hadis-i serifler çok güvenilir Raviler vasıtasıyla bize intikal
eden peygamber efendimizden rivayet olunan sözlerdir. Elimde
Riyazussalihin tercümesi bulunmaktadır. Ayrıca kırk hadis ihtivâ eden bir
kitapçık elimde var ve bunlardan okuyorum on kadar hadis ezberledim. Ümit
ederim benimle bu reportaji yapan kadar hadis öğrenirim
inşaallah.
11) M. Bal- |