|
Durum
ve vazİyet
"...Vaziyet ise şudur: Birinci Cihan Harbinde yenilen ve parçalanan
Osmanlı devletinin külleri üzerine yeni Türkiye Cumhuriyetini
kuranların bir ülküsü vardı. "Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış"
bir Türk devleti inşa etmek. Kurucu babalar, yeniden inşa etmeye
giriştikleri bu devletin "toplumsal DNA'sında" iki kötü gen
bulunduğu kanısındaydılar. Bunlardan birincisi "gericilik",
diğeri de "bölücülük" idi. Millet kelimesi Osmanlıcada
"aynı dine mensup olanlar" anlamına geliyordu. Yani millet kendini
"Müslüman" olarak tanımlıyordu. Doğal olarak toplum düzeninin
mürşidi de İslam'dı. Hálbuki kurucular, dini irşatla çağdaş
olunamayacağına inanıyor ve "en hakiki mürşit ilimdir" diyordu.
- Kİ BİZİM İDDİAMIZ; İSLAM = İLİM'DİR, HATTA BİR ADIM ÖNDEDİR İSLAM,
ÇÜNKÜ İLİM DENEN İCATLARIN MÜTEHARRİKİ OLAN AKIL DA, BİLİMSEL BULUŞ
DENEN ATILIMLARIN TEMELİ OLAN EVRENDEKİ "YARATILANLARIN "
İNCELENMESİ DE SONUÇTA TÜCE YARATAICININ BİZE BAHŞETTİKLERİN
ŞEYLERDİR!...O YARATICININ GÖNDERDİĞİ İLAHİ KİTABIN BİLİMLE DEĞİL
ÇAKIŞMASI ,YOL GÖSTERMESİ , ÖNDER OLMASI DA GAYET DOĞALDIR !...KONU
UZUN DETAY SITEMIZ! - Dolayısıyla yeni devletin "lá-dini"
yani laik olması şarttı. - LAİKLİK: ... DEVLETİN DE DİNE
MÜDAHELE ETMEMESİ DİYE TANIMLANAN KESİMİ DOĞRU DÜRÜST UYGULANSA
ONA DA RAZIYIZ AMA DURUM İÇLER ACISI...!- İkinci bir sorun da, 12
milyonluk genç Türkiye'nin nüfusunun yarıya yakınının Balkan ve Kafkas
göçmeni olması ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki Ermenilerin
tehcirinden sonra Kürtlerin bu gölgede yer yer çoğunluk haline gelmiş
olmasıydı. Bu farklı etnik kavimleri birleştiren ortak payda
Müslümanlıktı. Yeni devlet, laik olacağı için bu ortak payda
geçersizdi. Millete yeni bir ortak kimlik gerekiyordu. Bu da Türklük
olacaktı. Bu sebeple, "Ne mutlu Türküm diyene" icat edildi...
" ( Hürriyet , ege cansel:5 Nisan 2008)
GAYET KISA,ÖZ AMA GÜZEL BİR
ÖZET ! SONUÇ MU...SONUÇ ORTADA !
Prof. Dr. Mete Tunçay: Günümüz Kemalistleri geçmiştekilerden çok daha
doğmatik
Bilgi
Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi ve Abant Platformu Eş Başkanı
Prof. Dr. Mete Tunçay, Atatürk'ün 1925'te Fethi Okyar'a “bugün gözlerimi
kapatsam arkamda bırakacağım bir diktatör manzarasıdır” dediğini belirtti.Bir
ülkede aydının tek vasfı laiklik hassasiyeti olursa, orada nasıl bir
toplumsal yapı inşa edilir? Elbette devlet merkezli, otoriter ve ideolojik
zihinler toplumsal alanı tek tipleştirerek oradaki alabildiğine zengin
anlamlar dünyasını ötekileştirirler. Ötekileşen her yapı merkezden itilir
ve önce tanımsız, ardından da mekansız kalır. Bu tür toplumlarda büyük
dönüşümler değil büyük bunalımlar, krizler ve darbeler yaşanır.
Maslahatçıların çoğaldığı ortamın temelinde duran esasında bir aydın
sapmasıdır. Her şeyi laikliğe indirgemeci aydının yanılgısıdır, dini her
türlü terakkiye mani görme saplantısı…Toplumsal gerçekliğin sesi olmayan
aydınların başını çektiği bir sapma yaşadı Türkiye. Gerçekte aydın
toplumsal vicdanın sesidir. Onların olmadığı yerde komiteci ve jakoben
tipler aydın rolüne soyunurlar, rol çalarlar. Onlar sustuğunda ya da
susturulduğunda, toplumun sürükleneceği mecrayı kestirmek güçleşir. Salon
aydını olup da, brifinglerde emir alan, yeni roller kapan kimi aktörlerin
içten ihanetleri, demokrasi mücadelemize bir büyük kırılma olarak geçti 28
Şubat süreci. Susan toplumlar tehlikelidir. İfadesizlik, iradesizliği
sürüye dahil olmayı beraberinde getirir. Konuşmayan toplumlar güdüleriyle
hareket ederler ve yığınlar halinde farklı mecralara kolayca
yönlendirilirler. Akıllı devletler, toplumdaki dinamizmi yaşatmak için
aydınlarına hür ortamlar hazırlar. Çünkü hürriyetin olmadığı yerde
eleştiri ve beğeninin anlamı kaybolur. Emir komuta ilişkisi belirleyici
olur. Her emir de gizliden gizliye bir isyanı körükler. Aydın şablonlara
sığmaz, devletin dışında konumlanır, eleştirir, tartışır, cesaret verir
topluma. Aydınlarına tahammül edemeyen, onları düşman belleyip tek ses
haline getirmeye çalışan devletler, yönetimler, kural dışılığa, hukuk
tanımazlığa hızla kayarlar. Mazi bu tür örneklerle doludur. Sahici
eleştiriler iktidarları rasyonelleştirir. Toplumun huzuru devlet
korkusundan değil, düşünce farklılığından kaçsın ki, fikirlerin
çarpışmasından yeni hakikatler doğsun, toplumsal dinamizm süreklilik
kazansın. Kendine has duruşu olan Mete Tunçay; susmaması gereken az sayıda
sahici aydından biri. Abant Platformu son yıllarda gerçekleştirdiği
Brüksel, Washington, Paris, Kahire toplantılarıyla dışa açıldı. Siz de
uzun süredir platformun eş başkanısınız. Kaç yıldır platformun
içindesiniz? Yedi yıldır içindeyim.
Bu
platformun neyi size cazip geliyor?
Abant'ın
değeri, çeşitli ideolojik eğilimlerden insanların, demokrasi, barış,
özgürlük, adalet, gelişme gibi temel değerlerde ortak oldukları
bilinciyle, hep birlikte bir konuya bakmalarından ileri gelmektedir.
Bu kadar ortaklık içinde insanların birbirlerini görmezlikten gelerek
yaşamaktansa, biraya gelip paylaşma ve etkileşmeye açılmalarını
sağladı Abant Platformu.
Yelpazeyi
yeterince geniş buluyor musunuz?
Mümin ve
münkir çeşitli insanlar bir araya geliyorlar, ama laik kesim bu işe
yeteri kadar katılmıyor diye üzülüyorum. Türkiye'nin en temel sorunu,
bütün insanlığın başına bir kanser gibi belalar açmış olan, şoven
milliyetçiliktir. Bu “lâikçilik” diye sivriltilen tavrı da
paylaşmıyorum. Bağnaz olmadan İslam inancına bağlı insanlarla birlikte
olmayı erdemli bulurum. Farklı inanışlara sahip insanların bir araya
gelip, memleket meseleleri üzerinde olabildiğince mutabakata varmaları
ve bu değerlerin propagandasını yapmaları bir zorunluluk.
Siz hangi
kesimdensiniz, kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Kendimi
kültürel Müslüman olarak tanımlıyorum. Kişi laik olmaz, ya dindar
olur, ya da dinsiz.
BİSMİLLAH
DEYİP BAŞLARIM
İslam
muhitinde büyümüş olmanın bana getirdiği birtakım şeyler var. Ben
birçok şeye Bismillah diye başlarım. Kişiliğimin bir parçası olan
şeylere savaş açmam manasız. Kendi hesabıma bir cenaze namazı kılınıp,
kefenlenip, İslam usullerine göre gömülmekte hiçbir sakınca
görmüyorum.
Mehmet
Aydın ile Mete Tunçay'ın Abant Platformu'nda sergiledikleri önemli bir
uyum vardı…
Yaşlarımız yakın, Mehmet Aydın çok iyi yetişmiş bir insan. Dünyayı
biliyor. Ama bütün bunların üzerinde mümin bir insan. Gördük ki,
birçok noktada paralel düşünüyoruz. Ama o sonradan siyasete gitti…
Mehmet
Aydın'ı kaybettiğinizi mi düşünüyorsunuz?
Bana
sorsaydı “siyasete gitmeyin” derdim. Ne demekse, manevi olarak duruyor
Abant'ta ama madden gelemiyor. Gelmesinde herhalde kendisi açısından
bir sakınca var.
Devlet
entelektüellere pek yaramıyor galiba…
Entelektüeller de devlete pek yaramaz. Aydın hoca belki cumhurbaşkanı
bile olabilir ama gitmeseydi, eski durduğu yerde kalsaydı sanki daha
iyi olurdu. Türkiye'de aydın olmanın manası bir hayli değişti. 30 yıl
önce “Müslüman aydın” tabiri bile imkansız bir şeydi. Müslüman,
değişime direnen, sorgulamalara karşı çıkan insan tipi olarak
görülürdü. Son yıllarda bu tablo hızla değişti. Ama bu değişime karşı
bir direnç var, kendilerini topluma kabul ettirme mücadelesi
veriyorlar.
Bu durum
sizi rahatsız ediyor mu?
Aydın
tanımının içine Müslümanların girmesini istemeyenlerin tavrından
elbette rahatsızım. “Kafalarında gizli ajandaları var” türü
argümanları hiçte manalı bulmuyorum. Komünizm zamanında Leningrad'da
Kazan Katedrali'ni Ateizm Müzesi'ne çevirdiler. Sovyetler yıkıldıktan
sonra orası yine katedrale döndürüldü. Oralarda camekânlarda, din
düşmanlığı için fotoğraflar, kitaplar teşhir ediliyordu. Erken
Cumhuriyet dönemlerimizde de benzer şeyler oldu. Mesela, ressamlar
1930'larda İstanbul'da doğru dürüst resim galerisi yok diye,
Sultanahmet Camii'ne göz koymuşlar. Lâikçilere göre “İslamiyet
tehlikeli bir şeydir; büsbütün serbest bırakılırsa, kötü yerlere
varır, askerler cumhuriyet devrimlerine sahip çıksınlar” mantığı
demokratik değildir. Demokrat olmak için bu tavrı bırakmak gerekir.
Türk
aydını kendine sıra dışı bir misyon biçmiş durumda..
Aydının
toplumda bir çeşit öncülük rolü oynaması gerektiğine inananlardanım.
Aydın üstüne vazife olmayan şeylerle uğraşan kişidir. İşini yapan adam
aydın değildir. Aydınların toplumda yeni fikirleri ortaya atmak,
tartışmak, eleştirmek gibi işlevleri olmalı. Toplumsal kurumlar
arasında bileşik kaplar kanununa inanıyorum. Türkiye'nin milli geliri,
adaleti, Silahlı Kuvvetler'i, üniversitesi böyleyken, aydınları da
işte böyle olur.
ATATÜRK
AYDIN DEĞİLDİ
Atatürk
nasıl bir aydındı?
Aydın
deyince daha çok düşünce planında bir şey akla geliyor. Atatürk
kendinden önce bu toplumda geliştirilen fikirleri biliyordu ve bir
anlamda o fikirlerin bir ürünüydü. Meşrutiyet yıllarında tartışılan
şeyleri cumhuriyet yıllarında cesaret ve cüretle yürürlüğe koydu, ama
bu onu aydın yapmaz.
Otuz yıl
önce yazdığınız bir makalede Kemalizm'i bir tür 'Yeni İslam' olarak
tanımlıyorsunuz. Hâlâ aynı şekilde mi okuyorsunuz?
Bu
düşüncem kuvvetlenerek devam ediyor. Günümüzün Kemalistleri
geçmiştekilerden çok daha dogmatik, çok daha köşeli. Dinde inançlar
tartışılmaz. Kemalizm de sanki dini dogmalarmış gibi bilimi
tartışılmaz hale getirdi. Burada bir çelişki var. Adnan Adıvar,
1950'de benzer şeyler söylemiş: “Şimdi yeni düşünce, eskiden İslam
dogmasının tuttuğu yeri tutuyor. Bundan ötürü, Türkiye'nin düşünce
tarihinde, özgür ve eleştirici bir ruhun, İslamcı ve Batıcı düşünüşler
arasında sahici bir etkileşim olmasını sağladığı herhangi bir düzenin
varlığına işaret etmek hâlâ olanaksızdır.”
ARKAMDA
BIRAKACAĞIM BİR DİKTATÖR MANZARASI
Bugünkü
sol aydınların, sol siyasetin açmazı bu dogmatik düşüncede mi
aranmalı?
Türkiye'de kendilerini sol olarak tanımlayanlar Kemalizm'le hiçbir
şekilde dürüstçe hesaplaşmadılar. Atatürk'ün her yaptığı doğruydu
yaklaşımı yanlış. Resmi tarih çok tek yönlü. Mesela 1925'te Şeyh Sait
İsyanı bahane edilerek çıkarılan Takrir -i Sükûn Kanunu bir dönüm
noktası. Fethi Okyar, Serbest Fırka dönemini anlatırken yazıyor:
“Mustafa Kemal bana dedi ki: Gençliğim Abdülhamit baskıcılığına karşı
bir isyan hareketleriyle dolu geçti, bugün bir yere geldik, gözlerimi
kapatsam arkamda bırakacağım bir diktatör manzarasıdır.” Arkamda
bırakacağım diktatörlüktür diyor, yani gidişattan Atatürk de
rahatsızdı… Değişme süreci içinde, bir çok yerlerde modernlik adına,
modernliğin ruhuna aykırı baskılar görüldü. Siyaset biliminde
“Savunmacı çağdaşlaşma” diye bir kavram da icat ettiler. Toplumdaki
egemen sınıfın kendi konumlarını sürdürebilmek için toplumu
değiştirmeleridir yapılan. Cumhuriyetle birlikte ortaya çıkan Türk
tecrübesi de böyle görülebilir.
O yapı
bugün de devam ediyor mu?
Kendi
hakimiyetlerinin devam etmesi çatışması sürüyor. Aydın geleneğimizde
sorunlar var, güçlü bir “lejyoner” damar yaşıyor. Yani “kiralık asker,
paralı asker.”
BİZDE AYDIN
DEVLETTEN YANA
Aydınlar
devlet memuru gibi mi?
19.
Yüzyıl'da bizim aydınlar ülke içinde çalışamadıkları için Fransa,
İngiltere, İsviçre'ye gidiyorlar. Aynı dönemde oralarda Rus
devrimciler de var. Rus devrimcilerin amacı çarlığı yıkmak,
bizimkilerin amacı devleti kurtarmak. Türkiye'de anarşist fikir
gelişmedi, herkes “bu devlet nasıl ıslah edilir” diye baktı,
karşılığında da devletten sürekli bir şeyler beklendi. Devleti
sorgulama geleneği yok aydınımızda. Hikmet-i hükümet denince, hemen
itaatkar yurttaşlar oluyoruz.
Yakın
tarih bizde 'kurtarıcılığı' kuva-i milliye hareketlerini besliyor mu?
Kuva-i
milliye muhataralı bir terim. Gerilla hareketini çağrıştırıyor.
Bugünlerde işsiz kalan emekli askerler ordu saflarında alıştıkları
sloganları sivil toplum içinde örgütlemeye kalkıyorlar ki, bunun
kesinlikle devlet tarafından önlenmesi gerekir. Kızılelma Koalisyonu,
Kuva-i Milliyeciler falan işin karikatürü gibi… “Ulusal çıkarlar” diye
sunulan şeyler aslında ulusal çıkar değil, belirli bir düşünceye ve
ideolojiye bağlı insanların çıkarıdır.
Bir
yazarın fikirlerinden dolayı ülkesini terk etmek zorunda kalması nasıl
bir mesaj veriyor ötekilere?
O
ülkenin çok aleyhinedir. Aydınların ana dili konuştukları ülkede
yaşamaları çok büyük bir mutluluktur. 1980'ten sonra üniversite
tasfiyesi olacağını öğrenince -daha önce yurt dışında yaşamak zorunda
kalan- Niyazi Berkes'e mektup yazdım, oralarda bir iş bulabilir miyim
diye. Aramız pek iyi değildi ama insani bir mektup geldi; “başınıza
böyle bir şey gelirse çok üzülürüm, ama bir yolunu bulun ülkenizde
kalın. Ben ülkemden çıktığım için çok pişmanım.”
Büyük
değişimlerin vakti geldi
Abant son
toplantısını Mısır'da yaptı. Neden Mısır?
Mısır
Arap dünyasının en önemli devleti. 19. Yüzyıl'daki Osmanlı
modernleşmesine Mısır birçok bakımdan önderlik etmiştir. Önyargıların
aşılması gerekiyor. Tanışmanın getireceği avantajlar var. Bir de
Ortadoğu'da büyük değişimlerin vakti gelmiştir.
Neler
değişecek ve bu değişimler Ortadoğu'da kimlere rağmen olacak?
Ortadoğu'daki sorun siyasaldır. Sadece iç dinamiklerle ilgili değil,
bu coğrafyada bir büyük bela da İsrail gerçeği. İsrail, Mısır'la
birkaç kere savaştı, İsrail'in hamisi Amerika müdahale etti ve Mısır
İsrail'le uzlaşmak şartıyla her yıl iki milyar dolar yardım alıyor.
Mısır ekonomik ve askeri bakımından Amerikan yörüngesinde duruyor.
Türkiye'nin durumu da çok farklı değil. Batı'da Türkiye İsrail ile
dost kalma potansiyeline sahip ülke olarak gözüküyor.
Büyük
değişimler Amerika'nın tasarladığı şekilde mi olacak?
Amerika'nın BOP diye bir projesi vardı, ama amaçlarına ne kadar
ulaşabilecekleri çok şüpheli. Muhtemelen düşünülen çare aynı, bu
coğrafya, Arap Birliği'ndeki 22 ülke demokratikleşmeli. Fakat bu
Amerika'nın güç kullanmasıyla olamaz.
1915
OLAYLARINDA ALMAN PARMAĞI ARANMALI
Bazı
ülkelerde Ermenilere soykırım yapıldığı yönünde kararların alınması
çabalarını bir tarihçi olarak anlamlı buluyor musunuz?
Bir ülke
parlamentosunun tarihte şu olmuştur diye karar alması sadece
demagojidir. Ermenistan'ın soykırım teriminde ısrar etmesi yanlış.
Konunun objektif araştırılması için siyasi durumun düzeltilmesi lazım.
Öncelikle Azerbaycan'la Ermenistan barışmalı. Onları sadece Amerika ve
Rusya Federasyonu uzlaşmaya zorlayabilir. Uzlaşma sonrasında Türkiye
Ermenistan'ı tanımalı, ekonomik, kültürel siyasi ilişkiler kurmalı.
Ardından tarihçiler oturup 1915'i konuşabilirler. Yoksa bugün
dünyadaki literatür tamamıyla Türklere karşı, Ermenilerin istedikleri
gibi yazılmış.
Çetin
Altan bir yazısında Ermeni tehcirinde Almanların rolü olabileceğine
değinmişti…
Bunu
doğru dürüst kimse analiz etmedi, ama Ermeni tehciri fikrini
Osmanlı'ya kuvvetle muhtemel Almanlar vermiş olabilir. Araştırmaya
değer… ( Yeni Şafak:05.03.2007
)
|
Haydi siz de bizim kaygılarımızı giderin!
Gerginliğin tarafı kim? Bu sorunun bir
anlamı kaldı mı! Bir tarife göre (Bu tarifi Milliyet'in yayın yönetmeni
Sedat Ergin dün bir haber kanalında yaptı) kendisini laik olarak
niteleyen, kentli, iyi eğitimli, gelir seviyesi yüksek ve halkın yüzde
30'unu oluşturan bir kesim, AK Parti'nin samimi olduğuna inanmıyor ve
laikliğin elden gideceğine ikna olmuş durumda.Bu yaklaşıma göre Başbakan
bir adım atmalı ve bu kesimi ikna etmeli. Bu nasıl olacak o da belli
değil. Resme tersinden bakalım. Halkın yüzde 70'lik bir kesimi de var. Bu
kesimin içinde bazılarının sandığı gibi sadece çobanlar yok. Ülkenin yine
kentli, iyi eğitim görmüş, meslek sahibi, gelir seviyesi yüksek bir kesimi
bu yüzde 70'in içinde. Onlar da ülkenin Ergenekon çetesi marifetiyle,
hukuk darbesiyle, al takke-ver külah ilişkileriyle istikrarsızlığa doğru
sürüklendiğini, bunun kasıtlı olarak yapıldığını, AK Parti'ye kapatılma
davası açılmasının bu sürecin ilk adımı olduğunu düşünüyor.
"Başörtüsüne özgürlük" gibi basit bir özgürlük talebinin
bile kapatılma davasının bahanesi olarak ilan edilmesine içerliyorlar.
"Ülkenin gerçek sahibi biziz" ve "laiklik de laiklik" muhabbetinden bıktı
bu kesimler. Bu yüzde 70'lik kesimin kaygılarını kim giderecek? Niçin
onlar için kimse bir adım atmıyor? Onları temsil eden partiler, niçin
kapatılmak isteniyor? "Mağdur"u oynamak herkesin işine geliyor olabilir.
Ama bu mağduriyet edebiyatı da kabak tadı vermedi mi? Bunu her iki taraf
için de söylüyorum. Madem birbirimizin kaygılarını gidereceğiz, o zaman
herkes elini taşın altına sokmalı değil mi? Ama şaibeli bir "367" kararı
ortada dururken, kim nasıl ve ne şekilde Anayasa Mahkemesi'ne güvenebilir?
Yüksek Mahkeme'ye duyulan bu güvensizliği izale etmek için ne yaptınız ki
bugüne kadar? Birileri bunun da cevabını versin. "Mahkemeye güvenin"
diyorsunuz. İyi de... Siz bu milleti saf mı sandınız? Dün ulusalcı kesimin
bazı neferleri, ağız birliği etmişçesine "Başbakan'ın üslubunun
yumuşadığını" falan manşetlerine taşıdı. Peki, biz yüzde 70 olarak şunu
soruyoruz:
Ne bileyim ben bunun altında bir arazi işi olmadığını? Size
güvenemiyoruz. Her işinizin altında bir çapanoğlu olduğunu düşünüyoruz.
Hadi giderin bizim de kaygılarımızı... Samimi olduğunuzu ispatlayın...
Başkalarını samimiyet testine tuttuğunuz yetmedi mi?
( Bugün _Nuh Gönültaş3 Nisan 2008
)

Statükonun
çıkmaz sokağı
ÜZÜLEREK görüyorum ki, bir dönenim ilerici güçleri artık bu ülkenin en gerici unsurları haline geldiler.Bir dönem ülkeyi ileri
taşımak için mücadele veren güçler artık statükonun emrinde; ya
yeni faşizan güçleri oluşturuyorlar, ya molla kafasını
bilime monte ediyorlar, ya kaptıkları gazete köşelerinde tetikçilik
yapıyorlar, ya da millet onları kökten istemediği halde, hálá milleti
temsil ettiklerine inanıyorlar. Bunların
bilim adamı olduğunu iddia edenlerin bilim dünyasında herhangi bir
kıymet-i harbiyesi yok. YÖK'zade olanlar zaten emir kulu memurlar, tetikçi
yazarlar hepten fikir fukarası cahiller, siyasete bulaşanlar da ya seçime
katılamayacak kadar zavallı, ya da % 1 oy alamayacak kadar
sefiller. Son çare olarak statükoya sığındılar. Türk statükosunun kökeni nerededir? Ülkemizde statüko,
ülkeyi seçilme zahmetine girmeden yönetme inadı gösteren, meşrebi münasip
ve büyüklerinden cevaz alan bazı askeri ve sivil bürokrasi
ile onların emrine giren bazı işadamları, gazeteciler ve apoletli akademisyenlerden oluşur. Haşa bu meslek
gruplarının tüm temsilcileri statükocu değildir, nice ilericiler bu meslek
gruplarından çıkar. Cumhuriyet, bir elit
hareketidir. Cumhuriyet'i, başını rahmetli Atatürk'ün
çektiği bir avuç asker-sivil Osmanlı eliti
kurmuştur. Cumhuriyet'in kurulduğu dönem itibarıyla aksi
düşünülemezdi ve Allah bu bir avuç elitten bin kere razı
olsun. Ancak, maalesef Cumhuriyet bir türlü cumhura
indirilememiştir. Bu istenmemiştir. Neden? Cumhuriyet'i kuran
elitin devamı olma iddiasındaki çapsız ve ceberrut elit
ancak ve ancak projelerini milletten uzak tutarak meşruiyetlerini pekiştirimiştir de ondan. Bugün, ama Atatürkçü ama Kemalist kisvesi altında ahkám kesenler,
rahmetli Mustafa Kemal Atatürk'ün adını kendi çıkarları için
kullanarak ona en büyük ihaneti gerçekleştirmekte, esasında onlar
rahmetlinin kemiklerini sızlatmaktadırlar. Bu
zevat günlerce hazırlandı, sözüm ona 800 sivil kuruluş bir araya geldi, ‘‘Denktaş'a Destek Mitingi’’ tertip edildi. Köşeli yazarlar mitinge
katılım çağrısı yaptılar. Amaçları, elbirliğiyle Türkiye'nin kötü fotokopisini çıkardıkları Kıbrıs'ta statükonun devamı
için ağırlık koymaktı. İlginçtir, aynı mitingde zamanında Apo'nun karşında hazır ola(!) geçip emir alanlar ile şehit
analarına sahip çıkanlar işbirliği yapıyorlardı. Milletten ne
kadar seçim tokadı yemiş siyasetçi, ne kadar apoletli
akademisyen var ise hepsi hafta sonu mitingdeydi. Mitingde
sadece bir unsur yoktu; millet! Kimilerine göre
1000, kimilerine göre 2000 kişinin katıldığı meydanda, mitinge destek
veren 800 sivil kuruluş başına, acılı Adana kebap misali 1.5 kişi
düşüyordu. Neden millet mitinge rağbet etmemişti? Hava soğuk
ve yağmurlu imiş de ondan! Aynı gün, üstelik akşam, sağanak yağmur
altında oynanan maçta ise sahada 50 bin kişi vardı. Galip takımın binlerce
taraftarı bütün gece ayazda ve kar altında kutlama
yaptılar. ‘‘Milli dava’’ peşinde olanlar ise üşümüşler,
mitinge gelememişler! Hayır efendim! Hayır! Millete hakaret
ediyorlar. Bu ceberrut faşizan elit, milletten o kadar koptu, o
kadar statükoya teslim oldu ki, millet onların yanında yer almak
istemedi. Onlar milletsiz projelerin peşinde
koşuyorlar!
TÜRKİYE'nin
temel meselesi; milletin seçtiği insanlar ile öldüm Allah seçimle işbaşına
gelemeyeceğini bilen ceberut elitin iktidar savaşıdır.
Türkiye;
meşruiyeti kendinden menkul atanmış bir kısım asker-sivil bürokrasi
ve bunların kuyruğuna takılmış bazı işadamları, köşeli yazarlar,
apoletli akademisyenler, seçilmemiş siyasilerden oluşan bir oligarşi tarafından yönetilmektedir. Bu meslekler içinde
nice ilerici mensuplar vardır; ama eskiden bilmem ne olsalar dahi,
artık gerici konuma düşmüş neo-faşistler, maalesef şimdilik daha
etkinler. Bunlar son seçimde % 1 oy dahi
alamamış veya seçimlere katılacak yürekleri olmasa, bilim dünyasında
herhangi bir saygınlığı bulunmasa, herhangi bir fikir birikiminden yoksun
olsalar, Kıbrıs'ta yuhalansalar, zamana ve mekána göre Apo ile
milliyetçilik arasında gezinen profesyonel taşeron olsalar dahi,
asker-sivil bürokrasinin eteği altına sığınırlar ve üzerlerine düşen
gölgeyi kendi gölgeleri zannederler. Komiktir; bunları yöneten
asker ve sivil bürokratlar da apoletlerinden veya makamlarından
sıyrıldıktan sonra hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan ‘‘normal
yurdum insanı’’ haline gelirler. Bakın, Çevik Bir'e, Yekta
Güngör Özden'e, Vural Savaş'a, Mümtaz Soysal'a, Şükrü Sina Gürel'e ve
diğerlerine; zamanında bunlar bizi korkutan, yöneten, adalet dağıtan
kişilerdi, şimdi yolda görenler dahi kendilerini tanımıyor. Bunlardan bir kısmının yön verdiği sözüm ona 800 sivil
kuruluş bir araya geliyor, adam başına 1.5 acılı Adana kebap hesabı, adına milli dava dedikleri ‘‘Denktaş'a Destek Mitingi’’nde, 12
milyonluk koskoca İstanbul'da ancak 1500 kişi
topluyorlar. Kıbrıs'ta 150 bin kişiden 30-40 bini Denktaş'ın aleyhine yapılan bir mitingde bir araya geliyor, 12 milyonluk
İstanbul'da ise ancak 1500 kişi Denktaş'ın lehine bir mitingde bir
araya geliyor! Soruyorum Rauf Denktaş'a: Sizin elinizi,
Kıbrıs'ta mitinge gidenler mi, yoksa İstanbul'da mitinge gitmeyenler mi tıkıyor? Gerek anavatanda, gerek yavruvatanda millet yanınızda değil! Ne olur, bakın Bülent
Ecevit'in hazin vedasına ve son adımlarınızı ona göre
atın. Milletsiz siyasetçi olmaz. Türkiye'nin önündeki en doğru hedef; bize Mustafa Kemal
Atatürk'ten miras kalan ‘‘muasır medeniyetler seviyesine
ulaşma’’ projesidir. Ancak bu projenin önündeki en önemli engel,
utanmadan ve sıkılmadan onun adını iğfal eden ve atanmış-atanmamış,
ama illa ki seçilmemiş oligarşik eliti oluşturan Atatürkçüler ve Kemalistlerdir! Oligarşik
elit, gasp ettiği ceberut yönetim ve onun sayesinde cukkaladığı
maddi-manevi avantasının en büyük düşmanının ‘‘muasır medeniyetler
seviyesi’’ olduğunu pekálá bilmektedir. Bunun için ağızları, yarım
yamalak ne derse desin; onlar AB düşmanıdırlar ve muasır
medeniyete ulaşmaya engel olmak için en büyük kozları olarak Kıbrıs
meselesini görmektedirler. Bunlar Kıbrıs'ta açık ve seçik çözümsüzlüğü/statükoyu savunacaklardır ki AB serüveninin önü
tıkansın, seçilmiş AKP ağır darbe yesin. AKP'nin iktidar mücadelesinin önündeki en büyük sınav Kıbrıs meselesidir!
STATÜKONUN
tek onayladığı değişim, önceleri kendine itiraz edenleri sonunda kendisine
benzetmektir.
Statükonun bu alanda
başarısını inkár etmek mümkün değildir. Zaten, statüko en çok kendi gücünü
inkár edenleri ham yapar.
Her ne hikmet ise; statüko en çok eskinin sıkı devrimcilerini devşirmeyi çok sever. Hani eski tüfek
dediklerimizi! Bunlar önce statükoya kafa tutarlar, ‘‘tek yol
devrim’’ diye atar tutarlar, sonradan kulu kölesi olacakları devleti önce
yıkmaya çalışırlar. Sonra da statükonun elini öperler. Bir
devrimcinin statükoya teslim olma süreci şu şekildedir: Önce
devrimci arkadaşlarını satarlar, muhbirlik yaparlar. Bu gayret statükonun
gözüne girme sürecini teşkil eder. Daha sonra yavaş yavaş devrimci-Kemalist olurlar ve nihayet bugüne dek kim oldukları bir
türlü anlaşılmamış ulusalcı güçler ile işbirliğine
girerler! Örneğin, bugünün şahini Şükrü Sina Gürel'in,
zamanında Kıbrıs'ta ‘‘işgalci TSK!’’yı anlattığı seminerleri
hatırlayan bir sürü Kıbrıslı var. Sonradan statükonun sözcülüğüne, köşe yazarlığına veya
taşeronluğuna soyunan eski tüfeklerin ortak özelliği, hayatları boyunca
öldüm Allah milletten yüz bulamamalarıdır. Bunlar siyaset
yaparlar, ama milletten icazet almayı bir türlü beceremezler. Ya
son anda minderden kaçar, ya da % 0.5 oy almalarına rağmen utanmadan veya
sıkılmadan adına parti dedikleri ucubelerin başında oturmaya devam
ederler. Eski tüfekler milletten icazet alamazlar, ama statükonun icazetini alma konusunda hüner
sahibidirler. İlginçtir, nice babayiğit devrimci, sonradan postal cilalama konusunda uzman olmuştur. Statükonun kendine
benzetme konusunda hünerine hayran olduğum örnek Bülent Ecevit'in
yaşadığı değişimdir. Ben eskiden ‘‘bu statüko herkesi devşirir, ama
öldüm Allah Halkçı Ecevit'i değiştiremez’’ diye
düşünürdüm. Köylü kasketli, Ecevit mavisi gömlekli Bülent Bey,
benim gençliğimde devrimci rüyalarımızın sembolü, akıl küpü
idi. Ancak, statüko ne kadar iyi bir stratejist ki, hem Bülent
Ecevit'i, hem onu IMF'ye teslimiyetle suçlayan can düşmanı Mümtaz
Soysal'ı simultane kendisine benzetti. Hatta bu eski düşman
kardeşler son seçimlerde Ulusalcı Sol(!) şemsiyesi altında diz
dize, göz göze seçime girmeye kalktılar, ama % 1.5 artı % 0.005= % 10
etmedi! Son seçim hezimetini bir türlü
üzerinden atamayan Bülent Ecevit'in şu sözlerine kulak
verin: (Kemal Derviş'i kastederek): ‘‘O benim günahım. Kendini çirkin şekilde siyasete verdi’’
diyor. Bu sözleri söyleyen kim? 3 Kasım'a kadar başbakanlık
sandalyesine yapışan, yapıştığı sandalyeyi bir türlü bırakmayan, o
sandalyeden ancak ve ancak milletten ağır darbe yiyerek zor bela koparılan
Bülent Ecevit, Kemal Derviş'i çirkin siyaset yapmakla
suçluyor. IMF'nin emriyle yurda getirilen, kendi hükümetine monte
edilen, yüzüne gözüne bulaştırdığı ekonomiyi bir nebze olsun düzlüğe
çıkaran insanı anında satıyor. Derviş'in günahı ise Ecevit
ile beraber intihar etmemesi! Ben, Halkçı Ecevit halktan
yediği tokat sonunda bir nebze olsun utanır ve parti başkanlığını bırakır
diye ummuştum. Ne gezer! Meğer Bülent Ecevit mezara kadar değil
pazara (3 Kasım) kadar halkçı imiş!
BEN kafayı bir kelimeye taktım: Statüko!
Zira, dünyanın sanayi devriminden beri yaşadığı en büyük dönemeç olan
küreselleşme sürecinde; ülkenin bu devasa değişime uyum göstermek için
göstereceği her türlü gayretin önünde en büyük engel olarak statükonun
yattığına inanıyorum.
Ancak,
bir kelimeyi çok kullanınca içi boşalıyor ve giderek anlamını yitiriyor.
Statükoyu çok dikkatli tarif etmek ve içini doğru doldurmak
gerek. Nedir statüko? Statü tek başına hal/durum demek!
Unvan/mevki kelimelerine karşılık da kullanılıyor. Statüsko
ise hali hazırda içinde bulunulan hal/durumu izah
ediyor. Statüskocu da içinde bulunan hal/durumun değişmesine karşı
direnen kişi. Liberal iktisadın önde gelen isimlerinden Milton
Friedman, demokrasinin cenneti olarak kabul edilen ABD'de bile statükoyu
korumak amacı ile, statükocu zulmün -‘‘the tyranny of statusquo’’- hüküm
sürdüğünü iddia edecek kadar ileri gider. A. Tacquvielle ise 18.
yüzyılda ABD'de demokrasi ile nasıl tanıştığını hayranlıkla anlatır ama
Amerikan adetlerini korumak için görünmez bir elin statüko adına
bastırdığını söyler. İnsan doğasında değişime karşı hem bir
merak ve istek, hem de değişimden korku vardır: - Yeni durumda ben
ne olacağım? Değişim ile insan arasındaki ilişkiyi herhalde Ahmet
Cevdet Paşa kadar kimse bu kadar özlü anlatamaz: ‘‘Eski köye yeni
adet, her ne kadar hayırlıysa da, bu alemin ondan nefreti eski
adettir.’’ İnsan doğası değişime direnir ama kimileri diğerlerine
göre daha fazla direnir. Kimdir bunlar? Halihazırdaki
durumlarının (statüsko) ‘‘yeni adette’’ o kadar iyi olmayacağını (statü)
düşünenler! Mevki ve kazanç kaybına uğruyacağını
bekleyenler! Örneğin halihazırda rant ekonomisi ile geçinenler
rasyonel kapitalizme geçilmesini hiç istemezler. Yahut,
halihazırdaki siyasi güçlerinin azalacağını düşünen bürokratlar
demokrasiyi doğaları gereği sevmezler. Hele hele ‘‘durumdam vazife
çıkarma’’ hakkına sahip olduklarına kendinden menkul bir şekilde inanan
asker bürokratlar ‘‘yeni adetleri’’ hiç ama hiç istemezler. Hadi bu
direnişler doğaldır diyelim. Ama, bizim gibi ülkelerde değişim talebinin
başını çekmesi gereken aydınlar (enteller) -gerçeklerinden özür dilerim
ama- azgın statükocular oluyorlar. Bizde enteller: i)basbayağı tembeller, ii) Marxist olduklarını iddia etseler dahi, çoktan statükocu bürokratların
emrine girmişler ve maddi-manevi oradan besleniyorlar! - İt kağnı
gölgesinde yürür de kendi gölgesi sanırmış! Devletten habire
kazık yiyen İslamcı ve solcu entellerin statükoya sahip çıkması tam bir
al-a Turca garabettir.
ÜLKEDEN uzak olduğum kısa dönemde güncelden
kopup, aklımca ülke için temel bulduğum meselelerin üzerine gitmeye
çalıştım. Aklımı da son dönemde ülkeyi dünyadan koparan aciz ve tembel
statükoya taktım.
Bu yazı statüko
merkezli yazdığım şimdilik son yazı! Dünyada hemen her ülkede
aydınlar statükonun en büyük düşmanıdırlar. Genellikle onlar, devlet
aygıtının korumaya çalıştığı statükonun karşısında sistemin açığını arar,
bulur, teşhir eder ve alternatif sunarlar. Aydınlar kediler kadar
meraklıdırlar. Hatta kediler gibi meraktan ölenleri bile
vardır. Ancak, bizde aydın sayısı çok azdır. Aslının olmadığı her
yerde taklidinin öne çıkması kuralı ülkemizde de geçerlidir ve bizde aydın
yerine bol miktarda entel vardır. İster sağcı ister solcu,
ister Kemalist ister İslamcı, ister Marksist ister millici; bizde
entellerin ortak paydaları var: Şablonlar! Ortak şablonlar
da aşağı yukarı şöyle: 1) Küreselleşme siyasi bir süreçtir. Pekálá,
küreselleşmenin teknolojik yönü, ekonomik/politik yönünden koparılabilir.
Yeterli ve bilinçli mücadele verilirse, küreselleşmenin önüne
geçilebilir. 2) Entelin görevi ‘‘talep etmektir’’ (örn: barış),
ancak ‘‘yöntem göstermek’’ bir entele yakışmaz. Entel ‘‘talep merkezli’’
olmalı, ‘‘proje merkezli’’ olmayı düşük akıllı insanlara
bırakmalıdır. 3) Eğer yine de ‘‘ne yapmalı?’’ sorusuna bir
cevap aranacaksa, gelecek için çözüm hazır tabletler olarak
geçmiştedir! ‘‘Sosyalizmin şanlı günleri’’, ‘‘İslam'ın altın
çağı’’, ‘‘Ergenekon’’, ‘‘1930'ların Kemalist devrimi’’ zaten her şeyin
çözümünü içeren ana tabletlerdir. 4) Belki ayrı ama herkesin illa
bir tek doğrusu olmalıdır. Tek doğru değişmez, eskimez, hükmünü yitirmez!
Yeni doğrular aramak günah işlemek, doğru yoldan sapmak, revizyonist
olmak, Rum döllüğü, vatanı satma ile eşittir. ‘‘Eğer benim
söylediklerim ile bilimin söyledikleri arasında bir çelişki olursa,
bilimin söylediğini yapın’’ sözünü Mustafa Kemal Atatürk Kemalist olmadığı
bir gün söylemiştir. 5) ABD ile AB sonsuz bir çelişki içindedir.
Bizim görevimiz de birinden birini seçme mecburiyetidir. Ülkeler ve
insanlar bazı konularda anlaşarak, bazı konularda ise hiç anlaşamadan
dünyayı yönetemezler. 6) Dünyanın merkezi biziz. Dünyada her ülke
devamlı açığımızı arar. Düşenin dostu olmaz, çok boyutlu dış politika ise
hiç olmaz. 7) BM bizi haksız bulduğu zaman (Kıbrıs) yanlış, ABD'yi
haksız bulduğu zaman (Irak) uluslararası meşruiyetin tek
kaynağıdır. Statükonun can düşmanı olması gereken aydınlar,
dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kolay statükonun emrine
girmemişlerdir.
Türk aydınının
sefaleti!
BU seviyede akıl yürütme sığlığı ancak Türkiye gibi bir ülkede
yerleşebilir.
Genellikle solun hákim olduğu Türk aydını -enteli- son bir yıldır evrensel tüm sol
kabulleri yıkıyor ve ülke için adına yeni-faşizm diyeceğimiz
bir yapı öneriyor. Daha doğrusu zaten statükonun genlerine
gizlenmiş tepeden bakan-buyurgan tavrın daha da
derinleşmesini talep ediyor. Sözüm ona
aydınlar; Türkiye AB serüveninde Kopenhag Kriterlerine
yaklaştıkça önce çileden çıktılar, şimdi de zıvanadan
çıkıyorlar. Meseleler hakkında analiz yapmanın zerre
kadar kenarından köşesinden geçmemiş bu uyduruk aydınlar
bakın hangi konularda fikir birliği ediyorlar: 1) Askeri
vesayet güçsüzleştiriliyormuş! Dünyada ‘‘askeri
vesayet’’ isteyen tek entel güruhu herhalde
Türkiye'dedir. Aralarında sosyolog olan bir ağabeyimiz
bir TV programında, canlı yayında askeri darbeleri ikiye
ayırmıştı: - İyi ve kötü darbeler! 27 Mayıs
iyi, 12 Mart ve 12 Eylül kötü, 28 Şubat şahane! - İşime
gelen ve gelmeyen darbeler! Bir diğer Anayasacı
ağabeyimiz -ki kendi de 12 Mart'ta çok çekmişti-, Kıbrıs'ta başımızı
belaya soktuğu yetmemiş gibi, şimdi de darbe çığırtkanlığı
yapıyor. El insaf! 2) Asker
güçsüzleşirse, AKP'nin esas yüzü ortaya çıkacakmış. Asker
giderse şeriat gelirmiş! Utanmadan ve sıkılmadan düşünce
sistematiğinin en sefili olan totalojiye
sığınıyorlar. Özgürlüklerin arttığı her ortamda her
türlü ideoloji kendisine çeşitli yeni açılımlar
yaratır. Özgürlüklerin arttığı ortamlarda komünizm, faşizm,
Kürtçülük vb. tehlikesi de artar. Bir yerden bir yere en
hızlı ve rahat uçakla gidilir ama uçağa bindiğiniz anda düşme tehlikesi de artar. İşte bu aklı evveller düşme
tehlikesine karşı, kaza tehlikesini en aza indiren kağnı
arabası ile seyahat etmeyi öneriyorlar. Akılları
ötesine yetmiyor. ‘‘Hukuk devleti bizi korumaz
mı?’’ diye soruyorsunuz, bunlar ‘‘illa ki askeri vesayet
istiyoruz’’ diye çırpınıyorlar. Anladığım kadarıyla; çoğu
askerden zamanında dayak yemiş bu ekipte postal kokusu
alışkanlık yapmış. 3) Genelkurmay
Başkanı'nı açıkça sevmiyorlar. Başkan'ı ‘‘postal
göstermediği’’ için pasif buluyorlar. 4) Milleti de
sevmiyorlar. Seçim öncesi ‘‘asker arkamızda’’, ‘‘millici güçler
dibimizde’’, ‘‘%10 cebimizde!’’ diye dolaşıyorlar, millet bunlara
%0.05 bile oy vermeyince çekip gitmiyorlar; hiç utanmadan ve
sıkılmadan oturdukları sandalyelere daha beter
yapışıyorlar. Türk entelleri; eski
solcu-yeni faşistler milletin tekmesini sevmiyorlar ama postal
tekmesine bayılıyorlar.
ESKİ solcu-yeni faşist Türk aydınının ne istediği çok belirgin: Askeri
vesayete sığınmak!
Halbuki bu kesim ‘‘hukuk
devleti’’, ‘‘ifade özgürlüğü’’, ‘‘insan hakları’’, ‘‘anayasal
güvence’’, ‘‘kişisel haklar’’ vb. gibi liberal-demokrat
kavramları, kendi sol idealleri ile mecz ederek,
Türkiye gündemine ilk kez getiren bir kesimdir. Bu yüzden de
zamanında çok eziyet çektiler. Ancak, nereden
nereye? Mahkeme zabıtlarına geçmiş şu ifade kime
ait? ‘‘Ordusu, polisi, hapishaneleri ve bürokrasisiyle
halkımız üzerinde ağır bir yük olan hákim sınıfların devleti nasıl
yıkılacak? ...Bu devleti devrimle yıkmaktan başka kurtuluş yolu yoktur.
Hákim sınıfların zorbalığı karşısında, halkın gizli teşkilatlanması kadar
meşru bir şey olamaz...’’ İfade şimdilerde ha babam orduya
övgüler düzen, seçimlerde ‘‘asker arkamda’’ diye böbürlenen,
‘‘millici güçler’’in kendisini görevlendirdiğini söyleyen, 2
Kasım'da ‘‘%10'dan fazla oy alacağız!’’ diyen bir kapakla
dergi çıkaran, 3 Kasım'da ancak %0.5 oy alınca da ‘‘seçimlere dün gece ABD müdahale etti’’ diyerek durumu
izah eden, 3 Kasım sonrası benzer mağlubiyetler yaşayan bazı
partilerin liderleri istifa ederken oralı dahi olmayan bir
insana ait! Kıbrıs için ürettiği
gürüşlerle Türkiye'yi hem dünyaya rezil eden, hem başını
belaya sokan bir diğer solcu ağabeyimiz şimdilerde Kıbrıs
konusunda ha bire yalpalayan görüşlerin de
ağabeyi! Çaresiz aklı en son; Kıbrıs meselesinin
bütününden ayırt edilip Maraş'ın Kıbrıs'ta karşılıklı
kullanıma açılmasını teklif etti. Ama bakın daha önce aynı
konuda ne demiş? ‘‘.....Hata Maraş sorununun
‘bağlantılı bütünlük' anlayışı dışında, ayrı bir ‘mini parça'
biçiminde ele alınmasına katlanmakla başlamıştır... Türk
diplomasisinin bu çok basit noktayı anlamamış olması gerçekten
şaşırtıcıdır... Kıbrıs sorununun öbür yönleri de aynı
yolla çözülecekse, Türk tarafının yenilgiyi şimdiden kabul
etmesi gerekir....’’ (Hürriyet- 09.06.1993)
Bunlar neden böyle yalpalıyorlar, kendi
kendileri ile bu kadar açık çelişip; geliştirdikleri yeni-faşizan görüşleri ile statükonun emrine
neden giriyorlar? Statüko bunların psikolojik bir
zaafını çözüyor da ondan! Bunların hemen hepsi statüye düşkün insanlar. Soğan başı dahil
herhangi bir şeyin başı olmak uğruna her şeyi yapmaya
hazır oldukları için statüko bunları en sonunda maddi-manevi teslim alıyor. Bunları millet baş tacı etmeyince, kendileri statükoyu
baş tacı ederek statü kazanıyorlar! Parti
başkanı, danışman, köşe yazarı, prof. oluyorlar, bazen punduna
getirip bakan bile oluyorlar, dergi çıkarıyorlar, TV
kuruyorlar, kapatılan partilerini anında yeniliyorlar
vb... İçinde milletin olmadığı her şeyi oluyorlar,
üstelik ‘‘içinde milletin olmadığı o şeyi’’ olurken maddi sorunları olmuyor. Bu
değirmenin suyu nereden
geliyor? Eski-solcu/yeni-faşistleri anlamak için bu
soruya cevap bulmak
gerekiyor.
CÜNEYT ÜLSEVER
( Hürriyet )
SIRADAKİ , ... !

|